SÜLEYMAN DEMİREL

Değerli dinleyiciler, hepinizi saygıyla selamlıyorum!

  

Bu salonda geçen yıllar zarfında, bu bina yapıldığından bu yana pek çok kere ülke sorunlarını konuşmuşuzdur. Bu sorunlar daha çok Türkiye kalkınmasına yönelmiş, daha çok teknik mahiyette sayılabilecek sorunlardır.

 

Bugün Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğümüzde hidrolik sanayii ve işletmeleri, Derneğimizin beraberce meydana getirdiği bu topluluk ve bu çalışmayı takdirle karşılıyorum, tebrik ediyorum.

 

Biraz evvel değerli fikirlerini dinlediğimiz Sayın Fahrettin Arman’a, Sayın Mümtaz Turfan’a ve Sayın Selahattin Anaç’a da teşekkür ediyorum.

 

Tabii ki, hidroelektrik enerji üretimi veya enerji üretimi tek başına çok anlamlı değildir. Yani, bir ülkenin diğer meseleleriyle irtibatlandırılması, nereden başlayıp nereye gelindiği ve nereye gidileceği; bunların tümünün birden mütalaası daha düzgün şekil verecektir.

 

Ben sizlere, 50 seneye yakın içinde bulunduğum bu faaliyetlerin bazı tepe noktalarından bahsedeceğim, ki bu gün burada konuşulmakta olan konu daha iyi anlaşılabilsin, ortaya konan hedefler, neyi yapmalıyız, neyi yapmaya mecburuz, bunlar daha iyi anlaşılabilsin.

 

1923 yılında, Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan önce, bildiğiniz gibi, 17 Şubat’la 4 Mart arasında İzmir’de İktisat Kongresi toplanmıştır. Daha Cumhuriyet yok orta yerde. Ancak Türkiye, işgal altında bulunan Türkiye, bu işgalci güçlerden kurtulmuş. Ama, ondan sonrası ne olacaktır; herkes merakla onu beklemektedir.

 

Büyük Atatürk’ün ortaya koyduğu hedef, ki 78 senedir bunun peşindeyiz, Türkiye kalkınmış bir Türkiye olacak, uygar bir Türkiye olacak, çağdaş bir Türkiye olacak ve zengin ve yapılmış, mamur bir Türkiye olacak. Bu işte aslında uygarlığa dönük olma, kalkınmışlığa dönük olma olayıdır, ki Türkiye Cumhuriyeti’nin simgesidir, alameti farikasıdır. Ve bir çağdaş devlet olarak, bir modern devlet olarak işe buradan başlanmış olması her türlü takdirin üstündedir. Yanmış, yıkılmış bir ülke, 12 milyon nüfus, bir yerinden bir yerine gidilmesi mümkün değil, karanlıklar içerisinde ve iğneden ipliğe her şeyi satın alan, satın alma gücü fevkalâde mahdut, adam başına gelir seviyesi 50 dolar, 50 milyon dolar ihracatı, 86 milyon dolar ithalatı bulunan bir Türkiye. 136 milyon dolar hepsi. Bu Türkiye’yi kalkındıracaksınız. Kalkındırmak; evet, İzmir İktisat Kongresinin kararı kalkındırmaktır. Nasıl kalkındıracaksınız? Bu ülkenin teşebbüs gücüne imkân tanıyacaksınız, ülke kalkınsın. Çünkü, devletin elinde sermaye yok ve henüz kadro yok, bir şey yok. Ama, aradan 10 sene geçtikten sonra görülmüştür ki, 1933’e gelindiği vakit, beklenen kalkınma işi olmuyor, sanayileşme olmuyor. Neden olmuyor diye dönüp bakıldığı vakit, olmuyor’un birinci sebebi, teşebbüs gücü yok, ikinci sebebi, sermaye yok, üçüncü sebebi, elektrik yok ve dördüncü sebebi, ulaşım yok, beşinci sebebi, teknisyen yok. Beş tane ana sebep; bu beş tane ana sebebi Türkiye Cumhuriyeti geçen 78 sene zarfında çeşitli dönemlerde kalkınmanın engelleri olarak hep bunlarla karşılaşmışızdır. Ve bugün geldiğimiz noktada, buradan ileriye bakarken, bugünkü durumumuzu geçmişle mukayese etmemizde yarar olur. Çünkü, geçmişte neye rağmen neyi başarmışız? Fevkalâde önemli bir olaydır. Ve sene 1934, Sovyetler Birliği’nin Büyükelçisi Atatürk’ü ziyaret eder. Ve Atatürk’e Dinyeper nehri üzerinde yapmış oldukları, Rusya’nın, Sovyetler Birliği’nin yapmış bulunduğu santrallerden bahseder. Bu bir kaskattır, yedi veya dokuz tane kademedir arka arkaya. Bunlar nehir santralidir. Çünkü Dinyeper nehri çok güçlü bir nehir. Ve Atatürk bunu duyduğu zaman imrenir. Çünkü, hidroelektrik santral, yani sulardan elektrik çıkarma olayı o gün Türkiye’nin düşünebileceği bir şey değil. Gerçi Türkiye’nin bir tane hidroelektrik santrali vardır 1902 senesinde Tarsus’ta yapılmış, yani 2 kilovatlık falandır, öyle bir şeydir. O zaman Türkiye’nin ilk santralidir. Ve 1914’te İstanbul’a elektrik gelmiştir, Halep ve Şam’la beraber. 1925’te Ankara’da elektrik yoktur. Türkiye’nin başlangıcı bu. Yani, yanlış karşılaştırmalar yapıp, kendi aleyhimize notlar çıkarmakta yarar yok. Kendi geçmişimizi bilelim; nereden başladık, nereye geliniyor?

 

Ve böyle kalkınmamışlıktan kurtulmak o kadar kolay falan bir iş değildir. Hatta ünlü iktisatçıların, 20’nci yüzyılın ortasına kadar ünlü iktisatçıların birçoğu, kalkınmamış bir memleketin kalkınabileceğine ihtimal vermez. Nitekim 1970’li yılların başında Türkiye’de de, 2759 senesinde ancak Türkiye kalkınma noktasına gelebilir diye o zamanlar birtakım beyanlar yapılmıştı.

 

    Kalkınma zor iştir. Yalnız, onu göğüslemek lâzım. Yani, bu zor iştir deyip geri çekildiğiniz yerde o ipi hiçbir zaman atlayamazsınız.

 

Şimdi, kalkınma istiyorum diyen Atatürk, 1933’te de kalkınma istiyor. 23’te kalkınma istiyorum diyor, 33’te de kalkınma istiyor. Gayrimemnun ve müteessir, üzüntülü. 10 sene içerisinde istenilen mesafe alınamamıştır; hemen hemen hiçbir şey yapılamamıştır. O zaman yeni İktisat Bakanı tayin ediyor ve bir sanayi programı meydana getiriliyor. Ve Sanayi Bakanını çağırıyor, diyor ki, “Elektrik istiyorum”. Yani, bugün peşinden koştuğunuz elektrik o zamandan beri istenerek geliyor. İzmir İktisat Kongresinde çıkıyor orta yere, arkasından, ne zaman kalkınmaya elinizi uzatsanız, elektrik çıkıyor karşınıza. Bakın, enerji de demiyorum, elektrik. Ve elektrik istiyorum... Günün İktisat Bakanı, İktisat Vekili; kendisinden dinledim, Celal Bayar. Daha sonra Başbakandır, daha sonra da, bildiğiniz gibi, Cumhurbaşkanıdır, ama Atatürk’ün Başbakanıdır daha sonra, tabii. Atatürk, bir şey istiyorum deyince, yapamayız, edemeyiz diyeni, “sen git, başkası gelsin” diyor. Ona yapabilen adam lâzım. Ve yapabilme azmini, şevkini, yapabilme gücünü kendisinde görmeyen adam lâzım değil; gören adam lâzım. (Alkışlar)

 

  Bu hiç değişmemiştir; bugün de böyledir. Ve nasıl yapacağım diye soran adam da lâzım değil. Bileceksiniz. “Garsiye’ye Götürülecek Mektup” diye bir anekdot vardır; fevkalâde değerli bir anekdottur... (Kaset sonu)

 

...çıkar, gider. Sormamıştır, Garsiye kimdir, nerededir, oraya nasıl gidilir? Bu sualleri sorduğu zaman zaten, yanlış adamdır o. Mektubu alınca adam, mektubu cebine koyup, yola koyulacaktır. Kendisi bulacaktır, nasıl gidiler, nereden gidilir, nasıl?.. Ve Celal Bayar da onu yapmıştır. İlk yaptığı iş, araştıralım, Türkiye’nin nesi var? Elektrik istiyoruz. Elektrik nasıl çıkacak? Hepinizin bildiği gibi, gayet basit formül bu; “q x h”, yanına da katsayı matsayı koyacaksınız, yani “debi x düşü”. “Debi”, su, ne kadar akıyor su derenizde? Bir de, akması yetmiyor; bir yerden düşmesi lâzım. O, topografyadır. İki şeye bağlısınız: Bir, akan suyun miktarına; iki, akan suyun hangi irtifadan hangi mesafede ne kadar düştüğüne. Düşer ama, düşürme de kullanılabilir düşme olmalıdır. Bu, sulardan elektrik çıkarmak peşinde olan teknisyen, mühendis, bu iki unsuru arayacaktır. Ölçelim, debiyi ölçelim, ne kadar su akıyor. Ama debi, geniş çapta yağmura bağlı ve ülkenin çeşitli köşelerindeki duruma bağlı; kara bağlı, yağmura bağlı, karın, yağmurun yeraltı suyuna, pınarlara intikaline bağlı ve hele tanzim edilmemiş, düzenlenmemiş nehirlerde o mevsimlere bağlı. Ve Akdeniz iklimi; Akdeniz iklimi, biliyorsunuz, Akdeniz ikliminin kurak dönemleri var ve yaş dönemleri var. Ve yaş dönemleriyle kurak dönemleri bir hayli fark ediyor. Ve Fırat nehri her sene vasati 30 milyar metre mikap su getirir; geçen sene 15 milyar metre mikap su getirdi. Yani, onları da bilmeniz lâzım. Onları da bilmeniz lâzım demek, doğayla ilgili bir şeyi yapmadan önce en önemli işiniz, onu iyi gözetlemek lâzım. Rasat dediğimiz olaydır. İyi gözetlemiş olmak lâzım, iyi tespit etmiş olmak lâzım ve iyi ölçmüş olmak lâzım. İşte bunun adına güvenilir bilgileri toplama işi denir.

  

Ben mühendisliğe, güvenilir bilgileri toplamadan başladım, yani suların rasatıyla başladım. Çünkü, çalışmaya başladığımız idare, Elektrik İşleri İdaresi 1935’te, elektrik istiyorum talebi üzerine kurulmuş ve ülke sathında elektrik aramaya koyulmuş bir kuruluştu. Çok önemli hizmetler yapmıştır ve Türkiye’nin bugün ortada bulunan kaynaklarının meydana çıkmasında çok değerli, unutulmaz güzel hizmetleri olmuştur. 

 

Ve Elektrik İşleri Etüt İdaresi 1935’te kurulmuş, 36’da Keban’da su ölçmeye başlamıştır. Eğer 1965’te Keban barajı, 66’da yapılabilmişse, 30 senelik bir rasata dayanır. Yoksa, şurada bir su var, bunun üstüne bir tesis yapalım diye işin içine girdiğiniz zaman, o tesisinin boyutlarını ya çok küçük yaparsanız, ya çok büyük yaparsınız, ekonomik yapamazsınız; yani yapacağınız şey israf olur. Onun için, hemen yapalım dediğiniz zaman yapılmayacak bir şey. 

  

Bir ülke, keşfe muhtaç bir ülke. Ne suyunu biliyorsunuz, ne madenini biliyorsunuz; hiçbir şeysini bilmiyorsunuz. İşte Cumhuriyet, Cumhuriyet’in başı bu. Ve büyük Atatürk çırpınıyor, şu ülkeyi kalkındırayım, yapayım, ilerleteyim; ama birçok şey, geri kalmışlık eteğinden çekiyor.

 

Ve araya savaş yılları giriyor. 1950’lere geliyoruz. 1950, yani 49’lu yıllardan itibaren şu ana kadar Türkiye’de ne olup ne bittiğini çok iyi bilenlerden biriyim. İçinde yaşadım. Ve pek çok şeyin aktörüyüm. Ve bilhassa enerji meselesinde geçen 50 sene içerisinde her türlü eleştiriye de muhatap oldum ve her türlü kavganın da içinde oldum. Ve 50’ye geldiğimiz zaman, genç mühendisler, İstanbul Teknik Üniversitesinden yeni diploma almış gelmiş, mecburi hizmet, yani zorunlu görev yapma durumunda olanlar Elektrik İşleri Etüt İdaresinin bir apartman katındaki arşivlerindeyiz.

 

 Türkiye’nin ne kadar enerji, sularından ne kadar enerji üretme imkânı var? 2 milyon kilovat, 10 milyar kilovat/saat; bunu sadece benden duyabilirsiniz. 2 milyon kilovat, 10 milyar kilovat/saat; Türkiye’nin bütün kaynakları bu.

 

Ne kadar kömürü var, ne kadar kömür üretebilir? 800 ilâ 1 milyar ton linyit kömürü var. Bununla elektrik çıkaracaksınız. Ne kadar elektriği var o gün, 949-50?.. 923’te Türkiye’nin 77 milyon kilovat/saat elektriği var, 77 milyon. Ve 950’ye geldiğiniz zaman bu 10 misli artmıştır; 789 milyon, 1 milyardan daha az.

 

 Bugüne geldiğiniz zaman, mukayese için söylüyorum, 124 milyar kilovat/saat. 140 defa fazla. Yani, 1923’ten 50’ye kadar 10 defa, 1950’den 2000’e kadar 140 defa bu artmış. Bu haliyle dahi Türkiye, bugün dünyada kalkınmakta olan ülkelerin alt grubunda. Ve 1800-2000 kilovat/saat elektrik... Yani, evet, adam başına 38 kilovat/saatten, 1950’de, bugün gelmişsiniz, aşağı yukarı 1800 kilovat/saate, 38’den. Ama, başkaları 6 bin kilovat/saatin üzerinde ortalama. 22 bin kilovat/saat en yükseği, adam başına elektrik kullanması. Öyleyse, bizim daha epeyce işimiz var. Yani, biz çünkü büyüdükçe, çoğaldıkça, ilerledikçe hedef önümüzden kaçıyor. Tabii, bu adam başına, bir şeyi adam başına hesaba girdiğiniz zaman, dikkat etmek lâzım, yani hele mukayese yaparken başka ülkelerle.

 

Avrupa’da ülkeler var. Bu ülkelerin nüfuslarında hemen hemen artış yoktur, 50 sene evvelki nüfuslarıyla bugünkü nüfusları arasında yüzde 10 fark ya vardır, ya yoktur yahut yüzde 20 fark ya vardır, ya yoktur. Orada pasta büyüyor. Pasta büyüyünce taksim eden aynı olunca adam başına düşen pasta da büyüyor. Ama, basta büyüyor burada, tamam; fakat, masanın üstüne pasta konduğu zaman, onu bölüşeceklerin sayısı eğer üç-dört misli büyümüşse, pastanın adam başına düşen kısmında o kadar büyüme olmuyor. Onun için, değerlendirmeleri yaparken, bilhassa mühendislerin ve ekonomistlerin, çok dikkatli olması lâzım. Vasati vatandaşın bunu yapabilmesi mümkün değildir. Değerlendirme yaparken ülkeniz hakkında yanlış kanaatler çıkarırsınız. Eğer elektrik, yalnız elektrik değil ki, eğer bütün sorununuz elektrik olsa çok kolay o. Burada çocuk var okumamış. Yüzde 85’i okul görmemiş bir Türkiye. Ve yılda yüzde 3 çoğalır. Her sene artan nüfusun okul kapılarını zorlaması, iş imkanlarını zorlaması ve nüfusun yüzde 85’i tarımda olan bir Türkiye’yi siz okutacaksınız, sanayi memleketi yapacaksınız, zenginleştireceksiniz. Elektrik bunlardan bir tanesi ve çok önemlisi. Çünkü, o olmayınca diğer şeyleri yapmak mümkün değil. Ve elektrikte fayda hesabı yaparken herkesi çok dikkatli olması lâzım. Fayda hesabı, 5 sent, 10 sent, yani maliyet nedir?

 

Elektriğin maliyetinin aslında üretimde olan hissesi gayet azdır. Yani, meteoroloji dışındaki hisse yüzde 5’i geçmez mamullerin maliyetinde. Mühim olan elektriğin mevcudiyetidir. En pahalı elektrik, olmayan elektriktir.

 

Onun için, elektrik üretirken, efendim, 3 kuruş aşağı çıktı, 5 kuruş yukarıya çıktı, efendim, israf mı edelim, en ucuza maloluyorsa etmeyelim mi? Edelim. En ucuza buna maloluyor. Buna maloluyorsa, hesap yaparken, elektriğin faydasını 1’le 100 arasında almak lâzım. Çünkü, bu endirekt faydaları dediğimiz, “Intangible”, yani hesaplanamayan faydalar dediğimiz faydalar esas direkt faydaların. “Tangible” faydaların hasıl ettiği şeydir. Aslında kalkınma hareketlerinde “Tangible” faydalar, yani hesaplanabilen faydalar, hesaplanamayan faydalar içindir. Yani, hesaplanamayan faydalar o kadar büyüktür ki, hesaplanabilen faydaları gayet dikkatle almak lazımdır.

 

Onun için, bu “olmazsa olmaz” hâdisesi elektriğin başında olan bir hâdisedir.

  

Ve geldik 1950’ye. 1950’de dünya değişmiş ve İkinci Dünya Harbi gitmiş. “Peace and welfare are indivisible”, yani “barış ve refah gayrikabili taksim, yani barış ve refah birbirinden ayrılamaz”. Öyleyse, hadi bakalım, yönelin kalkınmaya.

  

Kalkınma, her milletin kendi işidir. Kalkınma... “Marshall” yardımı, “Truman” doktrini vesaire falan, bunlardan birtakım destekler olur; ama bunlar, dökme suyuyla değirmendir.

 

Bir millet, kendisi kalkınmayı yüklenmedikçe ve kalkınabileceğine inanmadıkça bir yere varmaz.

 

Evet, biz yine elektrik arıyoruz, elektrik, koyulduk.

  

Şehirlerimizin, kasabalarımızın elektriği yok, zaten enterkonnekte sistem yok. Ve Çatalağzı-İstanbul arasına da yeni başlanmış bir hava hattı dışında 1 kilometre yüksek transmisyon hattı yok benim ülkemde, 1950, bizim mühendisliğe başladığımız zaman. Aranıyoruz, nerede ne var? Gidiyoruz, Konya şehrine, elektrik nereden bulabiliriz? Bakın, şeyler bu. Nereden bulabiliriz Konya şehrine elektrik? Gidiyoruz, Göksu’nun başında, Yerköy diye bir şelale var, o şelaleden elektrik çıkaralım. Kayseri’ye nereden bulabiliriz? Sızır’dan. Kütahya’ya nereden bulabiliriz? Kaya Köyden. Isparta’ya nereden bulabiliriz? Kovada’dan. Nusaybin’e nereden bulabiliriz? Çarçağ’dan. Erzurum’a nereden bulabiliriz? Tortum’dan. Amasya’ya nereden bulabiliriz? Durucasu’dan. Hepsi bunların küçük küçük santraller, yani, en büyüğü, en kabadayısı 10 bin kilovat. Ve böyle bu santrallerin yapımına giriyor Türkiye. Kahramanmaraş’a Ceyhan üzerinde bir santral kuralım; bu 20’ye yakın santraldir. Elazığ’a nereden bulabiliriz? Elazığ’ın üstünde bir göl var, Hazar gölü. Bu göl ovadan 500 metre yukarıda. Bu gölü, senelerce düşünmüş halk, demiş ki, şu göl delinse de, suyu Elazığ tarafına aksa, ovaya aksa. Fakat göl tuzlu, yani birikmiş su. Hadi bunu delelim, oradan elektrik çıkaralım. Evet. Elektrik çıkarmaya koyulduk Hazar gölünden. Bunun hikâyesini size anlatayım.

  

Bu gölün delinip, projesinin yapılması görevi bana verildi. Sene 1951. Amerika’da bir sene “Bureau of reclamation”da proje yaptım, geldim. Bana dediler ki, “sen bu projeyi yapabilir misin? 30 senedir bu yapılamıyor”. Yaparım. Neden yapılamıyor? Çünkü, tünel delmek mümkün değil. Jeologlar diyor ki, “bu tünel yapılamaz, bir tarafı granit, bir tarafı andezit, yapılamaz, arasındaki şeyden geçemezsiniz, fay yerine geldiğiniz zaman çamurla karşılaşırsınız, bunu geçemezsiniz, mümkün değil”. Biz yaparız, yani bize verin projeyi, bakalım, yapabiliriz dersek yaparız. Evet, yaparız dedik. Ben projenin hesaplarını yaptım; proje güzergâhını çizdim, her şeyini yaptım. Rahmetli Turgut Özal yeni gelmişti Elektrik Etüt İdaresine; o da işin elektrik kısmını yaptı. 12 bin kilovat elektrik koyacağız, 12 bin. Bunun 5 binini koyacağız. İki tane Pelton türbini 3’er binlik, 6 bini de daha sonra konacak. Yalnız, 3 bin kilovat işleyecek, 3 bin kilovat yedek olacak. Bütün elektrik bu. Elazığ... Daha sonra başka yerlere de verilmiş. 3 bin kilovat elektrik. Nereye kullanacağız 3 bin kilovat elektriği? Elektriğin pazarı yok, 3 bin kilovatın. Ve tabii bir pazar tahminleri yapıldı. Elektrik mühendisi arkadaşlarımız yaptı tahminleri. Elektrik İşleri Etüt İdaresinin yaptığı projeyi Su İşleri Reisliği tasdik ediyor. O zaman daha henüz DSİ yok. Sularla olan her şeyi Su İşleri Reisliğinin şeyinden geçiyor. İkisi de devletin kuruluşu. Ama, öyle bir nizam var. Rahmetli Özal projeyi tasdike götürdü. Ben dedim, filanca orada arkadaşa götür, baksınlar, istedikleri bir şey varsa izah et, sonra tasdik etsinler, biz de inşaata girmek üzere inşaat dairesine verelim kim inşa edecekse. İki saat sonra geldi, alı al, moru mor, hani derler ya. Ne oldu dedim. “Tasdik etmiyorlar projeyi” dedi. Neden dedim. “İşte, oradaki filanca arkadaşlar” dedi, “bu 3 bin kilovat elektriği nereye koyacaksınız?..” 3 bin kilovat; yani bunu sarf edemiyorsunuz, sarf yeri yok. Ekonomik olmuyor proje sarf yeri olmayınca. Ne yapalım, yani projeyi? Sarf yeri bulmamız lâzım, izah etmemiz lâzım. Ben dedim ki, git bakalım, bir daha konuş, yani, orası soğuk bir yerdir, elektriği ısıtmada kullanırız. O projeyi tasdik eden arkadaş da Almanya’da falan okumuş, gayet değerli bir mühendisti. Ona bir daha gitti. Dedi ki, “efendim, biz buna sarf yeri bulduk, bunu ısıtmada kullanacağız”. “Tamam kardeşim” demiş, “getir yahu, işte bir sarf yeri bulmuşsunuz”. Yani, 3 bin kilovata sarf yeri bulmakta sıkıntımız vardı.

 

Ve Türkiye’nin en gelişmiş yeri Çukurova mı? O gün de en gelişmiş yeriydi.

 

Seyhan barajı, üç tane 18 bin kilovat ve bunlardan birini koyacağız. 18 bin kilovat. Biri yedek olacak. 18 bin kilovat. Birisinin de yerine boş bırakacağız. 18 bin kilovata Mersin, Tarsus, Adana, İskenderun, bütün o bölgede sarf yeri yok. 18 bin kilovatı sarf edemiyor. Bugün ne arıyoruz? Bugün elektrik arıyoruz.

 

Benim keyfimi düşünün. Bugün milyonlara elektrik, yani milyonlarca kilovat elektrik arıyoruz, milyonlarca kilovat/saat elektrik arıyoruz, bugün onu arıyoruz. Dün, dün ne arıyorduk? Keşfedilmemiş bir memleket, kaynağı belli değil, pazarı yok; ama kalkınmak için çırpınıyor. Bir tarafta kaynak bulacaksın, bir tarafta pazar bulacaksın, bir tarafta para bulacaksın. Para da yok. Ve biz, 18 bin kilovat elektriği satmak için akla karayı seçtik. Ve sonra, 18 bin kilovat daha kondu, 54 bin kilovat oldu. 54 bin kilovata yeni santraller eklendi, 2 milyon kilovat kadar elektrik oldu Çukurova’da. Şimdi aşağı yukarı 4 milyon kilovat kadar elektrik olmuştur.

 

Ve para; paraya geldiğiniz zaman, kendi paramız yok. Ne zaman oldu ki kendi paramız? Kendi paramız, bu kadar problemli bir ülkede kendi paramız ancak eğitime ve dört tarafı tehlikelerle dolu bir İmparatorluğun gövdesi olan bir ülkede 34 tane devlet çıkmış bu İmparatorluktan ve hemen hemen pek çoğunun sizinle problemi olmuş. Böyle bir ülkede savunma; hiç kimse küçümsemesin savunmayı. Zaten kendinizi savunamazsanız, burada oturtmazlar sizi. Ve evet, savunma önemli bir ihtiyaçtı. Ve öyle zamanlar oldu ki, evvelâ savunma ihtiyaçları ayrılmıştır. Niye bu kadar savunmaya para veriyoruz? Savunmaya şunun için para veriyorsun? Evinde oturabilmek için, yerinde, köyünde, kasabanda oturabilmek için veriyorsun, onun bedelini veriyorsun. Hem para veriyorsun, hem oğlunu veriyorsun, asker veriyorsun yani. Böyle, bu sıkıntıların içinden geçip gelen Türkiye, nihayet biz 1950’li yılların başında 25 milyon doları ancak bulabildik Seyhan barajı için.  Demir Köprü ve Kemer barajları için ikinci bir 25 milyon istediğimiz vakit, sizin “Payment ability”, “ödeme gücünüz yoktur” dediler; bunu diyen Dünya Bankası. Aynı Dünya Bankası 10 sene sonra, ama 10 sene biz o Dünya Bankasından bir kuruş para almadık, 10 sene sonra aynı Dünya Bankası, ben Başbakanım, bana gelecektir, “size para verelim” diye. Biz sizin paranızı almayız diyen benim. Keban barajını yapacağız. Neyle yapacağız? 300 milyon dolar lâzım. “25 milyon doları almayın, 300 milyon dolar size para vereceğiz”. Biz sizin paranızı almayız. “Niçin almazsınız?” Siz çünkü birtakım şartlar koyarsınız orta yere. Şart koymayacağınızı siz söyleyin, sizinle müzakereye girelim. “Canım, olur mu yani hiç şart koymamak?” Olur. “Ama, siz diyorsunuz ki, resmen böyle bir şartı koyma, yani, biz yine sizinle anlaşmış olalım, şart koyuyor gibi görünelim de, koymuş olmayalım”. Ama, bu bir taktik meselesidir, ayrı mesele, ama ben senin şartını kabul etmeyeceğim, ona göre... Evet, o 300 milyon dolar... Bakın, ne oluyor? 10 sene sonra Türkiye’nin satın alma gücü değişmiş ve dünyadaki durumu da değişmiş. Biz o 300 milyon doları bulduk ve o Keban barajını yaptık. Hem o 300 milyon doları dünyanın çeşitli ülkelerinden bulduk, finansman olayı. Ve artık öyle bir devire gelmişsiniz ki, bu küçük küçük santraller, -bana Dünya Bankası Genel Müdürü geldi söyledi, “Black”, 1955’te. Bir harita üzerinde, ben Devlet Su İşleri Umum Müdürü olarak ona Türkiye’nin elektrifikasyonunu izah ediyorum, o günkü Hükûmet Başkanı benden istedi onu izah etmemi, izah ediyorum- küçük küçük santraller, nokta nokta, küçük küçük hava hatlarıyla birbirine birleştirilmiş. Gene ülkede bir şey yok, elektrik sistemi yok. Bana aynı şeyi sordu, “pazarı ne yapacaksınız?” Kendisine söylediğim, elektrik kendi pazarını kendisi yaratır. Çünkü, olmayan malın pazarı mı olur? Biz kendi içimizde de aynı şeylerle karşılaştık, kendi meslektaşlarımızla da aynı şeylerle karşılaştık. Ama, aynı Dünya Bankası, bana o suali soran Dünya Bankası iki sene sonra, Brezilya’da veya Arjantin’de bir yerde yaptığı toplantıda aynı Genel Müdür, bizim kullandığımız tabiri aynen kullandı; elektrik kendi pazarını kendisi yaratır.

  

Şimdi pazar var, elektrik arıyoruz. Ne mutlu, ne mutlu. Çünkü, pazar aslında, pazar, pazarın mevcut olması demek, kalkınma iştahının mevcut olması demektir.

  

Türkiye’de elektrik ihtiyacı yüzde 8 ilâ 10 artıyor. Bu Avrupa’da yüzde 3’ten fazla değildir; daha aşağıdır bile, yüzde 3 civarındadır. Buna yetişebilmek lâzım.

  

O günden bu güne geldik. Burada değerli konuşmacılar izah ettiler.

 

Türkiye’nin sularından 642 milimetre, 643 milimetre, o rakamlar kayıtlarınıza göre biraz değişiyor, ama 640 civarında kalıyorsunuz, Sayın Genel Müdür “43” dedi, defterinde 42 yazılı, kara defterde ve buradan 501 milyar metre mikap su çıkıyor. Yani, Türkiye’nin üstüne 501 milyar metre mikap su yağıyor, bu suyun ancak 186 milyarı akıyor. Bu akandan, akanı topografyayla, yani düşüyle çarpıyorsunuz, bir hesaba göre 536 milyar kilovat/saat, yağmura göre hesaplarsanız, elektrik çıkıyor. Ama, kullanılabilir elektrik 125 milyar kilovat/saat. Kurulabilir güç de 35 milyon kilovat. Ama, değerli arkadaşımız Sayın Fahrettin Arman, kullanılabilir elektriği 48 milyon kilovat, çıkan elektriği, çıkabilecek elektriği de 192 milyar kilovat/saat olarak söyledi. Her neyse. Biz yine DSİ’nin rakamlarını alalım.

 

DSİ tabii ki çok büyük hizmetler yapmıştır. Elektrik İşleri Etüt İdaresiyle fevkalâde harmoni içinde, ahenk içinde çalışmıştır. Ve 1950’li yıllarından başından itibaren “Runoff river” denen kanal santrallerinden, yani akan sulardan daha sonra rezervuar santrallerine ve o rezervuarı da “Multi purpose”, yani çok maksatlı rezervuarlar.

  

Çok maksatlı rezervuarlar olayı bizim mühendisliğimizde 50’li yılların başında çok büyük bir “Revaluasyon”dur. Biz, çok maksatlı rezervuarlar fikrini ve projesini “Bureau of reclamation”dan aldık. Biz “Bureau of reclamation”a Türkiye’nin su mühendisleri olarak çok medyunu şükranız. Çok şey öğrendik “Bureau of reclamation”dan. İçinizde “Bureau of reclamation”a gitmiş gelmiş birçok kimse vardır.

  

Büyük devlet adamı merhum İsmet İnönü’nün bu sene içerisinde el ile tuttuğu notları var, her gün ne yapmış diye. Onu geçenlerde düzgün hâle getirip, yani basılabilir hâle getirip bastılar. O notların bir yerinde, 1935’te merhum İnönü Diyarbakır’ı anlatıyor. Diyarbakır’a gitmiş Başbakan olarak. Diyor ki, “burası cayır cayır yanıyor” diyor, “halk” diyor, “su istiyor” diyor, “maalesef su mühendisimiz yok” diyor. Şimdi, aynı Diyarbakır’da bugün, yani 2000 yılına gittiğiniz zaman, Diyarbakır bölgesinde diyelim, bir defa, Diyarbakır ovasına inen dereleri kontrol eden Dicle, Kralkızı, Batman barajları, ondan sonra Çınarcık barajı, Deregeçidi barajı olmak üzere 5 tane baraj, ama Fırat’ı da beraberinde aldığınız zaman, 8 tane baraj da Fırat’ın üzerinde, 13 tane baraj var ve Allah’a şükür Türkiye’nin Türkiye’ye yetecek kadar, hatta başka ülkelere de akıl verecek kadar kâfi sayıda ve dünyaca ehliyetleri tanınmış su mühendisleri var, inşaat mühendisleri var, elektrik mühendisleri var, makine mühendisleri var. ve bizim mezun olduğumuz zaman 120 mezun veren İstanbul Teknik Üniversitesi geçen sene 2500 mezun verdi. Bizim mezun olduğumuz zaman tek mühendis yetiştiren okul olan İstanbul Teknik Üniversitesinin yanında bugün 30’a yakın mühendislik okutan fakülte var Türkiye’de. Ve o günden bugüne gelmişiz.

  

Her şey var. İhtiyaç da var, imkân da var. Yalnız, ihtiyaç her zaman oldu. Hüner, o ihtiyacı karşılayacak imkânları bulmaktır.

  

Ne mutlu Türkiye’ye. Bakın, bugün 129 tane santrali çalışıyor. Nereden geliyor bu 129 santral? Bakın 1950’ye, neyiniz var? 1950’de belki birkaç tane değirmen çeviren, su değirmenlerini çeviren, elektrik çıkaran şeyler var. Bir tane Burdur’un Çeltikçisi vardı, Çeltikçi kasabası ve Antalya’ya giden yokuşların üzerinde bir yer, orada bir küçük santral vardı, 10 kilovatlık falan, öyle, o çeşit şeyler var. Ama ondan sonra bir dönem geliyor. Bugün Harbiye’de Defne, Harbiye’deki santral işlemiyor; çünkü ona ihtiyaç kalmamış. Malatya’daki santral de işlemiyor. Birçok küçük santralleri kapatmışsınız; büyük santrallere geçmişsiniz.

 

Bizim için hayaldi, 22 üniteli, her birisi 115 bin beygir Boldur barajı bizim için hayaldi. Atatürk barajı Boldur barajından iki defa büyüktür. Biz yaptık onu.

  

Ve baktığınız zaman görüyorsunuz ki, Türkiye’nin 125 milyar kilovat/saat elektriğinin 38 milyar kilovat/saati Fırat’ta kullanılabilir. Ve 38 milyar, bunun 28 milyar kilovat/saatte çıkarılıyor bugün. Ve Türkiye’nin potansiyelinin en çok alınabildiği yer Fırat nehridir. Yani, hemen hemen yüzde 75’i alınmıştır elektriğin. Sonra Kızılırmak, Yeşilırmak, Seyhan, Ceyhan ve Sakarya. Bu nehirlerin de verebileceklerin elektriğin aşağı yukarı yüzde 30-35’i alınmıştır.

 

Ve fethedilmesini bekleyen Türkiye 23’te, 50’de; 2000’li yıllara geldiğiniz zaman, buyurun, 521 tane proje. Bugün, Türkiye’de iş yapmak istiyoruz, çalışmak istiyoruz, Türkiye’yi kalkındırmak istiyoruz diyen herkese, bu 521 projenin 129’u yapılmış, 34’ü inşa hâlinde, aşağı yukarı 100’e yakını planlanmış, ama hepsi belirlenmiş, hesaplanmış, şurada bu yapılabilir, yani birisi gidip, müsaade eden de ben şu projeye yapayım dediği zaman, ha, biz sana müsaade etmeyiz, çünkü sen orada, altında yapılacak bir kademeyi, üstünde yapılacak bir kademeyi yapılamaz hâle getirirsin diyecek durumu yok. Planlamış. Bence, bu planlama işlerini yapan gerek Elektrik İşleri Etüt İdaresi, gerekse DSİ, gerek başka organlar Türkiye’de, özel müşavirler de çıktı. Bunların hepsi için bu bir yüz akıdır, Türkiye’nin yüz akıdır.

 

Bilmiyoruz Türkiye’yi... Hayır efendim, Türkiye’yi biliyoruz ve bizim... 2020 yılında Türkiye’nin 528 milyar kilovat/saat elektriğe ihtiyacı olacak. Ama, sizin kayıtlarınızda 555 milyar kilovat/saate ihtiyaç olacak. Her neyse, 500 ile 550 milyar kilovat/saat, hangisini alırsanız alın, bunun içerisinden ancak 125 milyar kilovat/saati sudan alınabilecek, yapılan hesaplara göre ancak 100 milyar kilovat/saati sudan alınabilecek. Ve 100 milyar kilovat/saat elektrik her sene alabiliyorsanız, 30 milyon ton petrol demek. Petrol kuyumuz yok diyorsunuz. Allah size dağ vermiş, yağmur vermiş, ova vermiş, nehir vermiş. Ve Türkiye öyle çok büyük bir memleket de değil; onu söyleyeyim. Avrupa’da coğrafya bakımından en büyük memleketlerden birisi ama, 9 milyon kilometrekare Amerika’yla, 21 milyon kilometrekare, şimdi aşağı yukarı 18 milyona indi, Rusya’yla, 10 milyon kilometrekare Avustralya’yla falan mukayese ederseniz, büyük bir memleket değil. Ve üç tarafı denizle çevrili olduğu için, nehirleri de büyük değil. Sadece 700-800 kilometre içerisinde denize gidiyor nehirler.

 

Bakın, bugün dört yerde dokunulmamız kaynaklar var; Doğu Karadeniz, Batı Karadeniz, Doğu Akdeniz; Batı Akdeniz. Ve hemen hemen alınmamış elektriğin yüzde 30’u bu dört yerde. Bunlar küçük sular. Yani, çıkıyor, 100 kilometre içinde denize ulaşıyor. Ama suları bol. Ve çoğu da “Torrential” dere dediğimiz, yani akışı bol dereler. Ama, bunların geliştirilmesine geldiğiniz zaman karşınıza çevre çıkacaktır. Tabii ki çevre, çevreyi tahrip etmeye kimsenin hakkı yok. Çünkü çevre, bizim gelecek nesillerden ödünç aldığımız bir olaydır. Yani çevre bizim değil, biz onu gelecek nesillerden... Onlara daha iyi bir çevre biz bırakma durumundayız. Fakat, burada da çok izanlı olmak lâzım. Çevreyi tahrip etmeyen yapılabilecek birtakım gelişmeleri yapmak lâzım. Çünkü, tek başına çevre kimsenin karnını doyurmaz. Güzellikler içinde aç oturulmaz ki. Yani, insanın her gün aşamayacağı o mide hikâyesi var. Onun mutlaka doyurulması lâzım.

 

Öyleyse, yani, henüz Türkiye’de çevre işlerine bakan uzmanlarımızla gelişmeyi yapan mühendisler arasında bir henüz anlayış yoktur. Çevre biraz yasakçı hareket etmektedir. Belki mühendisler de bir miktar, ne alabiliriz bunun içerisinden, ne kadar çok düşü, ne kadar çok debi, yani ne kadar çok elektrik alabiliriz gibi hareket ediyor. Ama, mutlaka orta yollarını bulmamız lâzım.

 

Ve anlatmak istediğim şey, evet, gerçi yüzde 35, yüzde 40’ını almışız sularımızdan. Ama, kaymağını almışız. Yani, işin çok güzel projelerini almışız. Hâlâ çok güzel projeler var. Çoruh nehrinde 10 milyar kilovat/saat elektrik var. Bu zamana kadar Çoruh’a dokunmadık. Çünkü Çoruh bir faydır. O fayın üzerine baraj yapmak, santral yapmak falan jeologların, mühendislerin kolay yaklaşabildiği işler değildi. Ama şimdi yaklaştılar; teknoloji geliştirildi. Şimdi, üç tane baraj Çoruh üzerinde yapılıyor; Deriner barajı, Muratlı barajı yapılıyor ve Borçka barajı. Temellerini ben attım. İki tane daha hazır bekliyor. Ve nehir olarak en dokunulmamış nehrimiz odur. Batı Anadolu’daki nehirlerimizin suyu yoktur. Yağmur bir-iki ay içinde yağar; su yoktur oralarda. Onun içindir ki, hâlâ Kızılırmak üzerinde çok güzel kademeler var, hâlâ Yeşilırmak üzerinde güzel kademeler var, hâlâ aşağı yukarı 40’a yakın proje var Fırat’ın kollarında. Yani, baktığınız zaman, geliştirilebilecek bu 521 yahut 551 projeyi geliştirmek lâzım.

  

Şimdi, 1.5 milyar dolar senede hedefleri tutabilmek için, yani 2020 yılında 100 milyar kilovat/saat, 97’dir o ama, ben yuvarlıyorum, 100 milyar kilovat/saat elektriği sulardan üretebilmek için, ki bu, o günkü ihtiyacımızın 1/5’idir, senede 1.5 milyar dolar yatırmamız lâzım. Esasen bizim 550 milyar kilovat/saat elektriği üretebilmemiz için, üretmek, dağıtmak ve taşımak için senede 3.5 milyarla 5 milyar dolar arasında para sarf etmemiz lâzım. Hadi buyurun, kendi kaynaklarınızdan bulabiliyorsanız bulun. Hayır, kendi kaynaklarımızdan bulamıyoruz. Dış kaynaklardan... Dış kaynakları da istemiyoruz. O zaman, zengin kaynakların fukara bekçileri olarak oturun. Bir aklın gereği var canım... (Alkışlar)

 

Yani, aslında adam size para getirip verecek. Bunun karşısında nema almayacak mı? Alacak. Parayı getirsin versin, nema vermeyelim. Öyle, yani daha onu yapacak, parayı getirip verip de nema almayacak adamlar çıkmadı orta yere. Bir “Fair play” var, herkesin bir şeyi var, bir hak ve nasafet ver. Makul... Seni soysun; onu da istemiyoruz. Ama, her yabancıyı soygun sayarsanız ve hiç kimseye bir şey yaptırtmazsanız, burada otururuz, bakarız Bulgaristan’a. Bulgaristan, daha 10 sene oldu komünist idaresinde çıktı. Bizden çok yabancı sermaye aldı. Bakarız Polonya’ya. Polonya’ya gelen direkt sermaye geçen sene 7 milyar dolar; bize gelen 700 milyon. Bakarız İrlanda’ya. İrlanda’ya bakarız; İrlanda’ya 7 milyar dolar geçen sene, avuç içi kadar İrlanda’ya direkt sermaye gelmiş. 400 milyarla 600 milyar dolar dolaşan para var. Ve İrlanda nasıl almış bu 7 milyarı? Bir “Enterprise House” diye bir bina yapmış. Bir kapısından giriyorsunuz, yatırım yapacağım diyorsunuz. Ne hakkında yatırım yapacağınızı size soruyorlar. Öbür kapıdan çıkarken, belki ertesi gün, belki üç gün sonra, belki aynı gün, size yapacağınız yatırımla ilgili bütün belgeleri veriyorlar, al, git yatırımı yap. “O adam bizi soymaya geldi” filan diyen de yok. Adam gidiyor. Çünkü, o yatırım yapılırsa şu kadar insana iş çıkıyor. O iş, o ülkenin insanı. Şu kadar vergi çıkıyor, şu kadar sigorta çıkıyor, bu kadar ihracat çıkıyor. Ne oluyor neticede? Neticede o ülke zenginliyor.

 

Benim size söylemek istediğim şey, evet, biz 50 sene Türkiye’nin kalkınması için uğraştık, adam başına 50 dolar olan bu Türkiye, adam başına satın alma gücü bakımından, dolar alırsanız, 5 bin dolar seviyesine geldi satın alma gücü. Eğer nüfus beş misli, altı misli artmasaydı, bu 6 bin dolar değil, 12 bin dolar, 15 bin dolar olurdu. Eğer biz nüfus artışını, şimdi 1.5’a indirdik, 1.5 da çok, 3’lerde götürürsek, kalkınmaya falan yetişmemiz hiç mümkün değil. 3’lerde götürürsek, 1.5 milyon çocuk her sene okul isteyecek, 1.5 milyon çocuk her sene bizden iş isteyecek. Bunu yetişemeyiz; mümkün değil bu. Yüzde 5 ilâ yüzde 7 kalkınmayı yapabilirsek, 500 bin çocuğa okul verebiliriz, 500 bin gence de iş verebiliriz. Gelin bunu tutalım. Yani, nüfus artışını yüzde 1’ler seviyesine çekebilirse Türkiye ve kalkınma hızını yüzde 5’le 7 civarında götürebilirse, kalkınmayı da istikrarlı götürebilirse, evet, kalkınmayı istikrarlı götürmesinin siyasî sebepleri var, oraya girmek istemiyor; ama ekonomik sebeplerine geldiğimiz zaman, Türkiye her sene yüzde 3.5’la 5 milyar doları bulacak, 30 milyar dolar yeniden enerji alanına yatırım yapacak.

 

Bugün dünyada 2 milyar insan, 6 milyar insanın 2 milyarı ticarî elektrikten mahrum. Dünya da çırpınıyor insanlara elektrik gitsin diye. Ve önümüzdeki 20 yıl içerisinde dünya 30 trilyon dolar elektriğe yatırım yapacak. Yani, sadece siz değilsiniz para arayan; herkes para arıyor. 30 trilyon dolar. Ve evet, dünya nüfusu 4 defa artmıştır, elektrik üretimi 16 defa artmıştır geçen 50 sene zarfında; ama hâlâ bugün 2 milyar insan elektrikten mahrum.

 

Elektrik... Yeni kalkınma hareketleri yürüyor. “Johannesburg”ta önümüzdeki aylarda büyük bir fakir-zengin toplantısı yapılacak. Orada bir numaralı mesele eğitimse, iki numaralı mesele kalkınma için elektriktir. Konmuş orta yere.

 

Biz bir yere kadar geldik. Ben size geçtiğimiz safhaları bir kısaca anlattım, daha çoğu var ama, kısaca anlattım, bundan sonraki kısmında duramayız. Efendim, biz bu 1.5 milyar doları nereden bulacağız?.. İşte Sayın Su İşleri Genel Müdürümüz gösterdi; DSİ’nin taleplerinin ancak yüzde 29’u karşılanıyormuş. Değişen hiçbir şey yok. Ben 1956 bütçesini götürdüm, 2 milyar lira istiyordum, 160 milyon verdiler. Ondan sonra, ben ne yapacağım bununla dedim. Bir ara dedim ki, ben bu hizmeti bırakayım. Bıraksam ne olacak? Yine 160 milyon lira. Öyleyse, 160’a göre ayarladık kendimizi. Birçok güzel şeyler de yaptık. Ama, şuraya 5 kuruş, buraya 15 kuruş koyup, imkânları tümüyle yaymak suretiyle, o bitmez, bu bitmez, bu bitmez. ...başlayalı kaç sene olmuş? 10 sene; bu 15 sene. Böyle devletin, evet, 12 bin tane projesi var bugün devletin ve bu 12 bin projeyi bitirebilmesi için 10 seneye ihtiyaç var bugünkü paralarla. Devletin önemli bir yatırım sıkıntısı vardır. Yani, önümüzdeki seneler zarfında da bunun geçeceğini sanmıyorum. Birçok kere söyledik, yeni yatırım koymayın, şunları bir bitirelim, ondan sonra başlayın; ben Cumhurbaşkanı olarak, Başbakan olarak hakkından gelemedim ayrıcası. Çünkü, ihtiyaç bastırıyor. O bu ucundan, hele bir girsin de, sonra... Giriyor. 15 senede tamamlanan hastane olmaz, 15 senede tamamlanan sulama tesisi de olmaz. 

 

Buyurun, GAP Projesi; GAP Projesine 16 milyar dolar para sarf ettik. Evet, GAP Projesi 28 milyar, 30 milyar elektrikle bunu ödüyor; çünkü 5 sentten bunu değerlendirirseniz, 1.5 milyar dolar. 10 sene içerisinde zaten ödemiş GAP. Ama, gelin, 16 milyar daha sarf edelim de ve bunu 10 sene içinde yapalım da, orada 15 milyon dönüm, 17 milyon dönüm arazi var, bu arazi sulansın da, orası bir cennete dönsün. Yapabilmemiz lâzım.

 

Ve evet, bugün geldiğimiz zorlukları bence büyütmeyin. Bunlar aşılacaktır.

 

Türkiye, hem kendisi yapmaz, hem yapılmasını önler; bunun önünde duramaz. Çünkü, bunun önünde durmaya kalkarsa, arkadan tazyik gelir, “ekmek istiyoruz” tazyiki gelir, iş istiyoruz tazyiki gelir. Ekmek ve işin nereden geleceğini vatandaş bilmez; ekmek ve işin nereden geleceğini bu ülkenin teknisyenleri, mühendisleri, ekonomistleri, idarecileri, siyasetçileri bilir. Onlar onun çaresini bulacaklardır.

 

Ve Türkiye için öyle 3-4 milyar doları falan bulmak sorun değil. Zaten 29 projenize talip çıkmış; anlaşmalar yapmışsınız. Ama, Türkiye’de kopukluk şurada: Teknik dairelerle bilhassa malî idareler, Hazine daireleri arasında anlaşma farkları var, yani kendinizi anlatmakta sıkıntılarınız var. Bu sıkıntıları... Yetişme tarzı icabıyla var, bir taraftan da, acaba bu paraları alırsak sonra ödeyemeyiz, batar mıyız korkusu var, moratoryum korkusu. Halbuki, size ödeyemeyeceğiniz kadar para alın diyen yok. Yalnız, bu ülkenin gelişeceğine inanın. Ben 20 bin dolar gelir seviyesi arıyorum. Nasıl geleceğiz buraya? Evet efendim, Türkiye, bugün dünyada 16’ncı büyük ekonomiydi; şimdi 21’inci büyük ekonomiye indi. 200 milyar dolar gayrisafî millî hâsılası vardı; geçen sene aşağı yukarı 144 milyara indik. Ama, inecek değiliz, çıkacağız. 400 milyar dolar, 600 milyar dolar ekonomiye gitmek Türkiye için hiçbir şey, önündedir. 134 ülkeye sanayi ürünü satan bir Türkiye’ye gelinmiştir. Hâlâ problem var. Problem şu: Hâlâ nüfusun yüzde 44’ü tarımda. Nüfusun yüzde 44’ü tarımda; bu çok büyük bir nüfus. Yalnız, tarımdan endüstriye veya hizmetlere adam nakletmek, adam başına Çin’de ve Hindistan’da 100 binle 500 bin, Birleşik Amerika Devletleri’nde 1 milyon dolar ve Almanya’da da 2 milyon “Deutsche” Mark. Kolay bir şey değil o. Zamanla oluyor.

 

Eğer nüfus seviyesini stabil götürebilirsek, yüzde 5’le 7 arasındaki kalkınma hızını sürdürebilirsek, “sek” diyoruz, çünkü şartları bunlar ve Türkiye, önümüzdeki 20 sene zarfında kalkınmış ilk 10 ülke arasına girebilir. Bunun temelinde de elektrik vardır, bunun temelinde de... Evet, kim yapmalıdır, kim yapmalıdır? Aslında, kimi buluyorsanız yaptırın. Kendi vatandaşınız, gel kardeşim, şurada boşa akıp giden şu suyu al, şu tüneli aç, ucuna bir tribün koy, onunla elektrik çıkar, bu elektrik bir fabrikayı çevirsin, o fabrikada 100 kişiye iş çıksın. Hayır, ben buna dokundurtmam. Yahu, dağa dokunuyor, sana dokunmuyor adam, tünel delecek, hepsi ondan ibaret. Nasıl istiyorsan, hangi projeyle yapmak istiyorsan tasdik et projesini yapsın. İllâ sen gelinceye kadar, sen gelinceye kadar 50 sene geçer, onun başına. Nitekim geçen 100 sene zarfında gelmemişsin, 150 sene zarfında. Ve bu 551 projeyi dağıtın, yapsınlar. Yani, baraj mı yapmak istiyor? Yapsın. Akan sudan mı yapmak istiyor? Yapsın. Ondan sonra ve bugün, yani bugün bu Derneği teşkil eden değerli Türk müteşebbislerini alkışlıyorum. Çünkü, gider fabrika yaparlar, daha kolay. Yani niye uğraşsınlar bir taraftan devletle, bir taraftan doğayla? Hani, bu sene su azaldı, hadi bakalım elektrik azaldı. Ondan sonra, ama yatırdığı paranın faizi geldi, geldi yakasına, ödeme zamanı da geldi; bununla niye uğraşsın adam? Ama, buna heves ediyor.

 

Bence, Türkiye kalkınmasına böylesine bir heves varsa, bu ülkenin mühendisleri, işadamları ve teknisyenleri, biz de yapalım, şu ülkeye biz de kendiliğimizden bir şeyler yapalım, hem devlet yapsın bir taraftan, hem biz yapalım, hem bulabilirsek yabancı direkt sermaye getirelim, bulabilirsek borç da alalım; bunları ödemek mesele değil. İşte ödeyerek gidiyorsunuz.

 

Evet, bu işlere başladığımız günden itibaren ürettiğimiz elektriğin yekûnu 686 milyar kilovat/saattir. Bunun 345 milyar kilovat/saati, tümü, seninki 580 küsur, ama bu sizin DSİ’nin dışında olanların da dışında da 686 milyar kilovat/saattir. Ve bu elektriğin aşağı yukarı 345 milyar kilovat/saati...

 

...600 kilometre içerisinde 30 milyar su, 600 metre düşüyor. İşte o büyük, hepsi büyük ve proje büyük. Ama, onun dışında mühendislik bakımından şaheser projeler uyguladık. Yani, bir Yeşilırmak üzerindeki projeler, Kızılırmak üzerindeki projeler, Sakarya; şaheser projelerdir. Ceyhan nehri en çok geliştirdiğimiz projelerden birisi; birkaç tane yeri kaldı. Ve şimdi Çoruh geliyor.

 

Ben, hem işin mühendislik tarafından, mühendisliği tarafından çok hevesleyim, hem de işin kalkınması tarafından hevesliyim, ekonomisi tarafından hevesliyim, zenginleşme bakımından hevesliyim, hepsi bakımından hevesliyim. Ben aşağı yukarı ayda üç-dört tane konuşma yaparım. Uzunca zamandır en keyifle yaptığım konuşma bu konuşmamdır.

 

Beni dinlediğiniz için hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Sağ olun.