I. OTURUM

Oturum Başkanı

Bülent DAMAR

Konuşmacılar

Hikmet ÖZGÖBEK

Mesut ÇAKMAK

Yıldırım VARLIK

 

 

Teoman SÜER

  

BÜLENT DAMAR (Oturum Başkanı)- HESİAD Hidroelektrik Santralleri Sanayi İşadamları Derneğinin, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü ile ortaklaşa olarak düzenlemiş olduğu Türkiye’nin hidroelektrik potansiyeli, sorunları ve çözüm tartışmaları konulu Sempozyumun Birinci Oturumuna hoş geldiniz.

 

Sempozyumun bu oturumunda konularının uzmanı değerli konuşmacılarımız sizlere Türkiye’nin hidroelektrik potansiyelinin durumunu, bu potansiyeli tespit ve değerlendirmesinden sorumlu kamu kuruluşlarımız olan Devlet Su İşleri ve Elektrik İşleri Etüt İdaresi’nin bakış açısından anlatacaklar. Bu konuları sizlere Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü Etüt Plan Dairesi Başkanı Sayın Hikmet Özgöbek ve Elektrik Etüt İdaresi Direktörlüğü Havza Planlama Müdürü Sayın Yıldırım Varlık tarafından sunulacaktır.

 

Türkiye’nin hidroelektrik potansiyelinin değerlendirilmesinin hukukî sorunları ile yasa ve yönetmelikler açısından karşılaşılan sorunlarda bir bildiri olarak Çakmak Ortak Avukatlık Bürosu kurucu ortağı Sayın Mesut Çakmak tarafından sunulacaktır.

 

Türkiye’de hidroelektrik potansiyelin yeni piyasa koşullarındaki tercihleri ve teşvikleri açısından değerlendirmesi ise HESİAD Genel Sekreteri olan arkadaşımız, elektrik mühendisi Sayın Teoman Süer tarafından irdelenecektir.

 

Şimdi sözü ilk olarak, Türkiye’nin hidroelektrik potansiyelinin genel durumunun değerlendirilmesi konusundaki bildirisini sunmak üzere Sayın Hikmet Özgöbek’e veriyorum.

 

Buyurun Sayın Özgöbek...

 

HİKMET ÖZGÖBEK- Değerli HESİAD Başkanımız, Sayın Genel Müdürüm, değerli konuklar; aslında benden önce konuşmacılar, bu rakamla vereceğimiz konuların çoğunu söylediler ama, ben bir kere daha sizlere bunu tekrarlamaktan zevk alacağım.

 

Hidroelektrik santrallerin ana ürünü, ana kullandığı ürün olan su verildi tablo olarak ama, bir kere daha vurgulamakta fayda var, ki bu, suyun diğer kullanımları bakımından da önemlidir.

 

Biz, rakamlar verildi, detayına girmeyeyim ama, 110 milyar metreküp suyu kullanma imkanına sahip görünüyoruz bugünkü teknolojik imkânlar ile.

 

Bu kullandığımız suyun sektörlere göre dağılımı çok önemli. Çünkü su, insan yaşamının her türlü faaliyetinin temel ürünü. Bunun, oran olarak verirsek, şimdiki yıl, 2000 yılında yüzde 74’ü sulamada kullanılırken ve toplam olarak 39.3 milyar metreküp kullanımdayken, biz, 2030 yılında, daha evvel verdiğim rakam olan 110 milyar metreküp suyun tamamını toplum faydasına sunma amacında oluyoruz ve bu amacı gerçekleştirme sırasında da ihtiyaçların değişimini de değerlendirmek durumundayız. Miktarı artırmakla beraber, tarımın su kullanımındaki oranını düşürüp, sanayi ve şehir içme suyu kullanımının da oranını artırmak durumundayız. Çünkü, ihtiyaçlar bu sektörlerde artacaktır. Tarım sektöründe, kullanma miktarı artmakla ve oranı düşürerek ihtiyaçları karşılayacak, ileriye dönük kentsel kullanımını ve endüstriyel kullanım ihtiyaçlarını karşılayacak bir perspektifi de yaratmak durumundayız.

 

Bu daha önce de verildi; Türkiye su zengini bir ülke değildir. Su bakımından ileride, şimdikinden daha güç bir durumunda kalacaktır. Genel Müdürümüzün ifade ettiği gibi, su stresine girmeye aday bir ülkedir. Onun için, suyumuzu iyi kullanacak her türlü tedbiri alma konumundayız.

 

Devlet Su İşleri 26 havzada hidrolik potansiyelimizin belirlemesi, bu kaynakların dağıtılması, proje formülasyonu ve kaynakların değerlendirilmesiyle ilgili her türlü çalışmayı yapan kuruluşlarımızdan birisidir.

 

Daha evvel bu da verildi ama, bu, örnek olarak vurgulamakta fayda olan bir veri; hem ülke dağılımı olarak, hem de yıllık dağılımlar olarak çok büyük değişim gösteren bir hidrolik yapımız var. Yani, bu verilen rakam birçok yerde vardır. 7 milyarla 34 milyar arasında yıllık değişim farklılığı göstermekle beraber, bu eğride bir önemli hususa daha dikkatinizi çekmek isterim. Bazı yıllar yükseklerde seyreden akım değerleri, bazı uzun yıllarda art arda daha düşük akım değerlerinde seyretmektedir. Bu, Türkiye’de bu nedenle, baraj yapımı, tarım, enerji ve taşkın koruma için gereklidir. Yani bu, baraj yapımına karşı yahut büyük baraj yapımına karşı Türkiye’de gelişen veya geliştirilmeye çalışılan akımların çok sağlıklı olmadığının, eğer biz suyu biriktirmezsek, toplumun ihtiyaçlarını karşılayamayacağımızın bir altını çizmeyi gerek duydum.

 

Hidroelektrik potansiyele gelince, hidroelektrik potansiyelimiz, bu söylendi, 433 milyar kilovat/saat bir hidroelektrik potansiyelimiz var teorik olarak brüt. Bunun teknik olarak 216 milyar kilovat/saatinin kullanılabilir olduğu, teknik ve ekonomik olarak da 126 milyar kilovat/saatinin kullanılabilir olduğu bundan evvelki çalışmalar, Devlet Su İşleri çalışmaları tarafından ortaya çıkarılmıştı.

 

Devlet Su İşleri yeni çalışmalarıyla ilave “HES” potansiyeli bulunabilir mi? Vardır da, bunlar üzerinde çalışmayı yoğunlaştırdığında, ilave olarak 57 milyar kilovat/saat teknik olarak ilave edilebilir potansiyel olduğunu, bunun 37 milyar kilovat/saatinin de ekonomik olarak değerlendirilebilme imkânı olduğunu çalışmaları sonunda değerlendirmiştir. Bu durumda, daha evvel 126 olarak beyan edilen değer, bu çalışmalar netleştikten sonra 163 milyar kilovat/saat olarak değerlendirilebilecektir.

 

Bu çalışmalarda, daha evvel verilen, yeşil enerjiye teşvik unsuru göz önüne alınmadan, normal ekonomik kriterlere göre yapılan değerlendirmedir. Yüzde 5’le 10 civarında da yeşil enerjiye verilen destek, çeşitli yönlerden, vergi veya finansal destek de göze alınırsa, bunun yüzde 5’le yüzde 10 arasında artabilip, 180 civarına yükseltilebileceği de çalışmalar sonunda ulaşılabilecek bir değer olarak görülmektedir.

 

Bu de, mânidar, daha evvel söylenenlerin teknik olarak görünümü, Türkiye’de 26 tane nehir havzası vardır. Bu nehir havzasından ilk 7-8’i, daha evvel de vurgulandığı gibi, Sayın Süleyman Demirel tarafından vurgulandığı gibi, Fırat başta olmak üzere bazı ana nehirlerimizde çok büyük bir potansiyeli vardır. Ve zaten öncelikle bu potansiyelin değerlendirilmesi ve de bunlar değerlendirildikçe de daha az kolay diyelim, santrallerin değerlendirilmesi yoluna gitme çalışmaları sürdürülmüştür.

 

Türkiye’nin elektrik enerjisi kaynakları, biraz evvel verdiğimiz gibi, 126 milyar kilovat/saat hidrolik, 105 milyar kilovat/saat linyit ve 16 milyar taş kömür olmak üzere 247 milyar kilovattır. Bunun da dünyada yüzde 1, Avrupa’da yüzde 16 oranında olduğu daha evvelki şeylerde verilmişti.

 

Bu genel değerlendirmeyi yaptıktan sonra, hakikaten bir, Sayın Süleyman Demirel’in çok geçmişiyle ve de daha detaylı olarak verdiği çalışma, enerjinin Türkiye’de sağlanması için yapılan mücadele önemli bir nokta; 1950 yılında üç barajla biz çalışmaya başladık devlet olarak. 2002 yılında 203 baraj ve 129 HES işletmede 96 baraj ve 33 HES inşa halindedir. Bu, Türkiye’nin nereden nereye geldiğini, fakat, biraz evvel söylendi, daha yapacaklarının da ne kadar gerisinde olduğunun bir ifadesidir.

 

Bunların yıllara göre dağılımı, hidroelektrik santrallerin ve barajların, bu grafikte verilmektedir.

 

Bir sonraki grafikte ise, bu barajların Devlet Su İşleri tarafından ve diğer sektörler tarafından gerçekleştirilme sayılarını ve bunların ürettiği enerjiyi görüyoruz.

 

Bu barajların amaçlarına göre dağılımını da bir sonraki tabloda görülmekte. Detayına girmiyorum. Taşkın koruma, içme suyu, enerji ve bunların kombinasyonu olarak bu barajlar dağılmaktadır.

 

Devlet Su İşlerinin yaptığı barajlara ilaveten YİD kapsamındaki HES’ler; bunlar sayı olarak çeşitli, işletmede inşa hâlinde, sözleşmesi imzalanan olmak üzere toplam 40 tane yap-işlet-devret kapsamındaki projelerle 2554 megavatlık bir kurulu güce ulaşmayı ve de 9 milyar kilovat/saat enerji üretmeyi planlıyoruz.

 

Bunların yıllara göre dağılımı, hidroelektrik santrallerin ve barajların, bu grafikte verilmektedir.

 

Bir sonraki grafikte ise, bu barajların Devlet Su İşleri tarafından ve diğer sektörler tarafından gerçekleştirilme sayılarını ve bunların ürettiği enerjiyi görüyoruz.

 

Bu barajların amaçlarına göre dağılımını da bir sonraki tabloda görülmekte. Detayına girmiyorum. Taşkın koruma, içme suyu, enerji ve bunların kombinasyonu olarak bu barajlar dağılmaktadır.

 

Devlet Su İşlerinin yaptığı barajlara ilaveten YİD kapsamındaki HES’ler; bunlar sayı olarak çeşitli, işletmede inşa hâlinde, sözleşmesi imzalanan olmak üzere toplam 40 tane yap-işlet-devret kapsamındaki projelerle 2554 megavatlık bir kurulu güce ulaşmayı ve de 9 milyar kilovat/saat enerji üretmeyi planlıyoruz.

 

Otoprodüktör HES’ler:

 

Otoprodüktör HES’lerin sayısı, çeşitli inşaat ve anlaşma seviyesinde olmak üzere 68 adettir. Bunların kurulu gücü 1060’tır. 1 milyar 220 kilovat/saatlik de bir elektrik üretimi bunlardan beklenmektedir.

 

Yüzde 100 dış kredili hükümetler arası iki ilişkiler, ilişki işbirliği kapsamındaki HES’ler; bu HES’lerle, rakamların sonunda görüldüğü gibi, 7719 megavatlık bir kapasite üretilmesi ve 25 milyar kilovat/saatlik de bir üretim hedeflenmektedir. Bunlar, üretimde hakikaten bu tip şeyler, otoprodüktörler sayı olarak olmakla beraber üretim kapasitesi olarak da bunlar büyük katkı yaratacak projelerdir. Ve bu projelerin Türkiye içindeki dağılımı da verilmiştir. Daha çok büyük havzalarımız da, büyük elektrik potansiyeli olan havzalarımız da gelişmektedir.

 

Hidrolik enerji potansiyelinin proje aşamalarına göre değerlendirilmesi:

 

Bu sabahtan beri Sayın Genel Müdür ve Sayın Süleyman Demirel tarafından vurgulanan önemli bir olay, fakat üzerinde bunun defalarca vurgulamamız gereken bir olay.

 

Henüz, daha evvel tespitimiz, 126 rakamına göre, biz yüzde 34’lük bir işletme seviyesinde, yüzde 9’luk da bir inşaat seviyesine ulaşmışız. Daha Türkiye’de yapılması gereken, önümüzde, yaptıklarımızdan daha çok iş bulunmaktadır.

 

Biz şu anda, tespit ettiğimiz, kesin tespit ettiğimiz potansiyelin ancak, 34 artı 43’ünü gerçekleştirme aşamasındayız. Bundan sonrakini gerçekleştirmek için devlete ve özel sektöre ve de bütün Türkiye’nin, bu sektörlere imkân yaratacak kaynaklarına ihtiyaç bulunmaktadır.

 

Hidroelektrik gücün gelişimi:

 

Hidroelektrik işletmede olan Devlet Su İşleri, diğer YİD ve otoprodüktörler vasıtasıyla, yüzde 35’ini, biraz evvel rakamda verdiğim gibi, tabloda değerleri görülüyor, karşılanıyor, inşaatıyla beraber yüzde 43’ünü gerçekleştirmişiz. İkili işbirliği anlaşmalarıyla yapılan şeyler gerçekleşir ise, bu da yüzde 65 seviyesine ulaşacaktır. Bunun sonrasındaki diğer çalışmalarla da, geri kalan hidroelektrik santrallerimizi geliştirmek önümüzde bir ödev olarak bulunmaktadır.

 

Hidroelektrik santrallerin bu potansiyel durumunu bir kere daha burada verdik.

 

Devlet Su İşleri 9912 megavat 48 HES’le üretirken, diğer elektrik üreten hidroelektrik üreticiler 2265 megavatlık 81 HES’le üretim yapmaktadır.

 

Kurulu kapasite ve yıllık enerji üretimleri:

 

Hidrolik enerji 12.177 megavat, hidrolik enerji de 41.030 megavat/saatlik bir yıllık üretim vardır. Ve bunun diğer termik ve de jeotermale göre dağılımları bu grafikte verilmiştir.

 

Kurulu güç gelişimi de, termik hidrolik ve bunların ikisinin toplamı olarak burada verilmektedir. Devamlı olarak birbirine paralel olarak bu üç sektörde de bu elektrik üretim kapasitesi artmaktadır.

 

Bu önemli bir parametre olduğu için bir kere daha ben vurgulamak istedim.

 

Hidroelektrik enerjiyi geliştirmede gelişmiş ülkeler, ekonomik potansiyelinin yapılabilir olmanın üzerinde teknik yapılabilirliğin üst sınırlarına kadar bütün hidroelektrik potansiyellerini geliştirmişlerdir, hem de bunu petrolün 3 sent olduğu dönemlerde geliştirmişlerdir. Yalnız hidroelektrik santral bakımından değil, hidrolik santral bakamından da, hidrolik santrallerin mutlaka yapılmasının önemini burada hepimiz biliyoruz, fakat santrallerin, bir de barajların da bunun dışında yan faydaları vardır, ki bu yan faydalar bugün çok gündeme getirilmiyor. Biraz çalışmalarımızı hidroelektrik santrallere yönlendirdik. Öyle olmasına rağmen, Amerika’da yüzde 86’sı, Japonya’da yüzde 78’i, Norveç’te 68’i, Kanada’da 56’sı geliştirilirken, Türkiye’de henüz yüzde 20’sini geliştirmiş durumdayız. Ekonomik potansiyelimizi değerlendirdikten sonra, yapılabilir potansiyeli, teknik potansiyelimizi de, biraz evvel söylediğim, yeni yaklaşımlara göre, yeşil enerji yaklaşımına göre ve yeni bulunan kaynaklara göre artırarak teknik olarak yapılabilirliğin en azından yüzde 55-60’ına, 60-65’ine gelecek bir orana da Türkiye’de gelmek gerektiği değerlendirilmektedir.

 

HES projelerinin planlanan ve gerçek üretimlerini burada veriyorum. Bu, daha evvel başka bir şekliyle verildi grafik ama, burada bir kere daha üzerini vurgulamak lâzım.

 

Son yıllarda hidroelektrik santrallerin kuraklığa duyarlı olduğu yeterli elektrik üretmekteki zaafa düştüğü şeklinde genel bir kanı yaygınlaştırılmaya çalışılmaktadır. Son 10 yıldır, ki aralıklarla aldık, ortalamada, bunun böyle olmadığını bu grafikle göreceğiz.

 

Mavi olanlar, planlanan, yani maksimum güçlerini vermektedir; kırmızı olanlar da, bunların güvenilir potansiyellerini vermektedir.

 

Her zaman, uzun yıllardır görülüyor, son 2000 yılı hariç, her zaman güvenilir enerjiden daha fazla enerjiyi hidroelektrik santraller üretmişlerdir.

 

2000 yılında bunda bir miktar düşüklük olmuştur. 2001 yılında da daha değişik bir tablo vardır: Onda da düşüklük vardır ama, bu hidroelektrik santrallerin genel yapımından gelen zaaf değil, elektrik üretiminde ülke şartlarının empoze ettiği barajların kullanımında gerçek amaçlarından farklı bir değerlendirme, işletme çalışmasının sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Yoksa, hidroelektrik santraller her zaman, ki öyle dizayn edilmişlerdir, güvenilir enerjiyi fazlasıyla sağlayarak, kendilerinden beklenen görevi yapmışlardır. Bu şekildeki bir eleştiri, hidroelektrik santrallerin bundan sonraki yapımlarını engelleyecek bir eleştiri olduğu için cevaplanılması gereği duyulmuştur.

 

Kurulu gücü 500 megavattan büyük hidroelektrik santrallerimizin bir kurulu güçlerine göre sıralamasını yaptık. Burada, bunu şunun için verdim, bunların birçoğunu buradaki dinleyiciler bilmesine rağmen: Ilısu barajı kapasite olarak dördüncü sırada olan bir barajımızdır. Bu hidrolik enerji üretme kapasitesi bakımından gerekli olduğu kadar, diğer ülke gerçekleri ve suyu değerlendirme açısından çok önemli bir barajımızdır. Bu barajın yapılmasının öneminin altını bir kere daha çizmek için bu grafiği bilginize sundum.

 

Bir de, büyük barajların üretim kapasitelerini burada vermek istedim.

 

500 megavattan büyük barajlar 7270 megavatlık bir kurulu güce sahiptir, 26 milyar kilovat/saatlik de bir elektrik üretimi kapasitesine sahiptir. Bu da, bunlar Türkiye üretiminin hem kurulu güç olarak, hem de yıllık üretimin ufak değişikliklerle yüzde 60’ını karşılamaktadır.

 

Büyük barajların yapılmasının, öncelikle yapılmasının önemi, bu üretimdeki karşılama oranlarıyla ortaya çıkmaktadır. Bu demek değildir ki, diğer barajlar yapılmasın. Biraz evvelki rakamlardan görüldü; hem sayı olarak, hem de potansiyel olarak yapılması gereken çok sayıda hidroelektrik santral vardır ve bunları yapacak olan bütün sektörlere, gerek kamu, gerek özel sektöre veya bunların işbirliğine açık olan bir alan. Hâlâ çok geniş bir çalışma alanı olarak önümüzde bulunmaktadır. 

 

Keban, Karakaya ve Atatürk barajlarının elektrik üretimleri yapıldığı yıllardan beri ve de bunların gerek toplam, gerek yıllara göre 5 sentten ve 8 sentten satış fiyatlarına göre kendilerini geri ödemi süreleri dört yılla yedi yıl arasında değişmektedir. Yani, bu tip hidroelektrik santraller kendilerini dörtle yedi yıl içinde amorti etmektedirler.

 

Uzun dönemde enerji planlaması:

 

Türkiye’de, burada 2002’yle 2020 arasında hidrolikle termik arasındaki oranın değişmesinde öngörülen planı, ki bu projelerimizin gerçekleşmesiyle, daha evvel eksikliğini, yapımının önümüzde durduğu projenin gerçekleşmesi, varılacak bir hedeftir.

 

Burada görülüyor ki, hidrolik enerji, yine bir büyük oran olarak enerji ihtiyacını karşılamaya devam edecektir. Ama, hidrolik enerjinin bir, biraz evvel yine bahsedildi, ülkelerin yeşil enerji üretme kapasitelerinin belirli bir seviyede tutulması gereğini, bu hedefi gerçekleştirmekle ancak sağlayabiliriz. İhtiyacımız için de belirli bir yeşil enerjiyi ancak hidrolik enerji yatırımlarının belirli seviyeye gelmesiyle 28 seviyesine ulaştırabiliriz. Bu oran ayrıca, yerli kaynak kullanan, yani su gibi dışa bağımlı olmayan bir kaynak kullanan ve de yapısı gereği enerjinin “Firm” ve “Peak” ihtiyaçlarını, Peak/saat ihtiyaçlarını karşılayabilen bir santral olması, yapı bakımından santral olması, bu oranda bir hidrolik kapasitenin de Türkiye’de var edilmesinin gerektiğini göstermektedir. Diğer baz santral niteliğindeki santrallerle bütün elektrik ihtiyacını, hidroelektrik santralleri geliştirmek, çözme iddiasında olur isek, gereksiz kapasite ve ekonomik olmayan kapasite kullanımı ortaya çıkacaktır.

 

OTURUM BAŞKANI- Hikmet Bey, öteki arkadaşları da dikkate alarak biraz özetleyerek gidebilirsek.

 

HİKMET ÖZGÖBEK- Peki efendim.

 

Uzun dönem enerji planlamasına göre 2020 yılında 33 bin megavata çıkarılması gerekmektedir. Bunun için yılda 1000 megavat güce ve 1.5 milyar Amerikan Dolarına yatırıma ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaç daha da evvel vurgulanmıştır. Bu ihtiyacın karşılanması çeşitli kaynakları motive ederek mutlaka yapılmalıdır.

 

Bir de, bunları tekrar etmek istemiyorum, daha evvel verildi, yani Türkiye’deki hidroelektrik santraller, kendine yapılan harcamayı bir misli fazlasıyla, 14 milyar harcamayı 24 milyar dolarlık bir harcamayla gelir sağlamıştır ve bundan sonraki ömürlerinde de bunlar Türkiye’ye katkı koymaya devam edeceklerdir.

 

Bir de, hidroelektrik santrallerin çevreci olma özelliklerini gözden kaçırmamak lâzım. Ve de, daha evvel Sayın Genel Müdürüm Mümtaz Turfan’ın verdiği dışsal maliyetleri bakımından santrallerin çevreye en az zarar veren veya çevre maliyetlerinin en düşük olduğu bir proje olduğunu bir kere daha vurgulamak istiyorum.

 

Avrupa Topluluğuna girme sürecinde çevresel maliyeti düşük olan projelerin talebinin artacağı ve bu çerçevede daha çok bu projelere talep olacağının ortaya çıktığını bir kere daha vurgulamak istiyorum.

 

Özetlersek, yapılacak çok işimiz var ve bunları yapmak için bütün Türkiye’nin aktif potansiyelini harekete geçirmek lâzım. Bir Atatürk barajı ve HES de bunun, daha evvel ortaya çıkardığımızın bir örneğidir. Bundan sonraki projelerimizde Atatürk barajını ve diğer barajları gerçekleştirdiğimiz anlayış ve heyecanla gerçekleşeceğine inanıyorum.

 

Hepinize saygılar sunarım.

 

OTURUM BAŞKANI- Efendim, Hikmet Beye yaptığı detaylı konuşma için çok teşekkür ederiz.

 

 Bu arada, Sempozyumumuzu kutlayan iki telgraf gelmiştir; bunları takdim ediyorum.

 

“Düzenlemiş olduğunuz Sempozyuma, Ankara dışında bulunmam nedeniyle katılamayacağımı bildirir, nazik davetiniz için teşekkür eder, sizlere ve tüm davetlilere selâm ve sevgilerimi sunarım.

 

 Zeki Çakan

 

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı”

 

İkinci telgraf Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Sayın Rıfat Hisarcıklıoğlu’ndan.

 

“Türkiye’nin Hidroelektrik Potansiyeli Sorunlarını ve Çözüm Tartışmaları Sempozyumuna davetiniz için teşekkür ederim. Sempozyumun olumlu ve başarılı geçmesini diler, katılanlara ve katılımcılara, katılımcı üyelere sevgilerimi, saygılarımı sunarım”.

 

Şimdi Türkiye’nin hidroelektrik potansiyelinin değerlendirilmesinin hukukî sorunları ile yasa ve yönetmelikler açısından karşılaşılan sorunları bir bildiri olarak sunacak olan Çakmak Ortak Avukatlık Bürosu kurucu ortağı Sayın Mesut Çakmak’ı bildirisini sunmak üzere davet ediyorum.

 

 

MESUT ÇAKMAK- Efendim, ben öncelikle, bu organizasyonu düzenleyen Devlet Su İşlerine ve HESİAD’a çok teşekkür etmek istiyorum, siz sayın misafirlere de, sabır gösterip bu kadar beklediğiniz için.

 

Öğlenin çok zor bir saatine geldiğinin farkındayım, o nedenle çok kısa kesmeye çalışacağım.

 

Ayağa kalktım, onun için özür diliyorum sizden, buradan göremiyorum ben ekranı. Yoksa, şarkı söylemek gibi bir niyetim yok.

 

Şimdi, öncelikle konumla ilgili bir-iki kelime söylemek istiyorum.

 

Genellikle biliyorsunuz avukatlar bir işin içerisine girdiği zaman sorun ve çözümsüzlük bekleme alışkanlığı var bizim kültürümüzün. Bunun çok derin sebepleri var. Ama bugünkü konumuz değil. Bana da bunun yansıması olarak sorunlara ilişkin bir bölüm verildi. Çözüm önerilerini söyleme demediler tabii, tam aksine, çözüm önerin varsa onu da söyle dediler. O anlamda ben çok kısa bir ana fikir etrafında topladım konuşmamı ve bir miktar da azalttım çok uzayınca.

 

Şimdi, yasa, yönetmeliklerle ilgili hukukî sorunlar dendiğinde benim ilk reaksiyonum şu oluyor: Bir kere, bence sorun yok. Şöyle sorun yok: Devlet Su İşlerinin ağırlıkla yatırımları yürüttüğü, devletin kaynak ayırarak yürüttüğü bir alan hidroelektrik santral yapımı ve işletilmesi alanı. Bu alana özel yatırımcıların sokulması gayreti 1980’i yılların başlarında ilk defa görülüyor. O dönemden bu döneme gelindiğinde, Devlet Su İşlerinin gerçekten rolünü değiştirici anlamda çok fazla yasal bir değişiklik, önlem olmadı bu ülkede. Yani, biliyorsunuz çok zor yatırımlar bunlar, çok zor şartlarda yapılıyor. Öncelikle devletin tekelinde uzun süre kalmasının, devletin bu konuya sahip çıkmak zorunda olmasının sebeplerinden bir tanesi de bu.

 

Şimdi, özel yasal düzenlemeler olmayınca uygulaması da olmuyor. Uygulaması olmayınca sorun da olmuyor. Yani, ortada bence hukukî sorun yok çok fazla. Şimdi, bakalım ne var elimizde?

 

1984’ten başlarsak, aşağı yukarı 20 yıldır bu alanı hem özel sektör, hem de devlet için bir faaliyet alanı hâline dönüştürmeye çalışmışız. Ne var elimizde? 4628 Sayılı Yasada 5’inci madde, Enerji Piyasası Kurumuna bir yetki veriyor, bir görev eriyor, bu konuda önlem al, geliştir diye. Anlamı çok büyük. Ama, içi büyük ölçüde boş bir madde. Sonra bakıyorsunuz, daha önceden beri gelen, belki de anlamlı tek hükmü içeren bir yönetmelik maddemiz var; 3096 Sayılı Yasaya göre, otoprodüktörlere ilişkin olarak çıkarılmış bir küçük düzenleme bazında bu. Orada da daha çok otoprodüktör santrallerin özelinde bir düzenleme var. Çok somuta inersek, işte iletim hattı kiraları konusunda özel bir uygulama yapılıyor yenilenebilir kaynaklara.

 

Şimdi, elimizde olanların hepsi bu. Şimdi, bu kadar hukukî düzenlemenin sorunu olmaz. Bir kere, meselenin özü bu. Bu alanda çok daha fazla hukukî düzenleme ihtiyacı var. Sebeplerine geleceğim.

 

Şimdi, uygulamada olduğu kadar durumla ilgili birkaç şeyi söylemek istedim.

 

Burayı çok kısa geçmek istiyorum.

 

Şimdi ne yapıyorduk biz bu ana kadar? İşte Devlet Su İşleri ile ilgili olarak Sayın Cumhurbaşkanı ve diğer konuşmacılar çok detaylı bir şekilde anlattılar.

 

Gerçekten Devlet Su İşleri bu alanda çok önemli katkıları olmuş. Belki hâlen de büyük ölçüde aynı rolü devam eden bir kuruluş.

 

İşte ben sadece diğer devletlerle ikili protokollerden bahsettim burada. Çünkü, dışarıya yansıyan ve benim sorun olarak ifade edebileceğim bir konu var orada. Aslında Devlet Su İşlerinin yürütmekte olduğu bütün anahtar teslimi projelere ilişkin de bu söylenebilir. Çünkü bunlar genel nitelikleri itibarıyla hepsi aynı şeyler; yerli kaynak olsun ya da yabancı kaynak olsun, hepsi bir finansman sorunu etrafında dönüyor. Geliyorsunuz, bakıyorsunuz, orada da karşımıza, orada bile karşımıza, devletin bunlara bazen garanti verme sorunu çıkıyor. Yani devlet, kendisi, kendi adına yaptığı işte bile, bu devletin malıdır, Devlet Su İşleri devletin kurumu, finansman temin edilmiş, işte ikili devlet protokolleri yapmışız birçok devlette, şemada gösterildi Türkiye haritasında. En son uygulamaya gelmişiz, Hazine garantileri bir türlü çıkmıyor veyahut da başka ona benzer birtakım bürokratik engeller. Yani, çok büyük bir çelişki var. Şimdi sorun olarak benim söyleyebileceğim konu bu, bu alanda. Çözümü siz düşünün. Ben dönüp dolaşıp hep şunu söylüyorum: Siyasî irade, bürokratik destek eksikliği her hâlde var.

 

3096 yasa kapsamında yapılanlar hususunda çok fazla bir şey söylemiyorum. Malûm, yap-işlet-devret hikâyesini hepiniz biliyorsunuz. Çok az örnek verebildi özellikle hidroelektrik santral konusunda bu model.

 

Daha önceki konuşmacılar dolaylı ve doğrudan bir şekilde modeli suçladılar; “başarısız oldu bu model dediler. Ben diyorum ki, model başarısız olmaz. Yani, modeli uygulayanlar başarısız olmuştur, yani biz başarısız olduk. Orada da hiçbir zaman payı tek başına devlete ya da devletin bu işle ilgili görevlendirdiği kişilere yahut da onların karşısındaki özel kişilere yüklemeyelim; o hepimizin sorunu. Başarısız olduk biz; model olmadı. Çünkü, bu model dünyanın başka yerlerinde başarılı oldu, yani bunun örnekleri var.

 

Detaylarına girmeyeceğim.

 

4628 Sayılı Kanun ne getiriyor hususunda birkaç şey söyleyecektim ama, onu da çok özetle geçeceğim. Özeti şu: Orada ikinci noktada yazılan gibi, bir düzenleme henüz yapılmadığı için, o 5’inci maddenin çok genel ve önemli ifadeler içeren, ama içi boş 5’inci maddenin ne şekilde doldurulacağı hususunu bilmiyoruz. O maddenin çok ilginç bir özelliği var. Takdiri tamamen Enerji Piyasası Kuruluna bırakmış. Yani, bu konuda yetki de vermiş, görev de vermiş. Bunun nasıl algılanıp, nasıl uygulanacağı konusu çok önemli. O nedenle ben biraz küçük de bir eleştiri yapacağım.

 

Yani, burada Kuruldan bir hayli katılım umardım ben; onu pek göremedim. Bana göre en önemli konulardan bir tanesi oydu; onlar ne yapacaklar? Çünkü, şu anda yetki onların ellerinde.

 

Otoprodüktör uygulamasına falan çok girmeyeceğim. En sonunda Devlet Su İşlerine ve “Türkiye “...”a çok rol düşüyor dedim.

 

Şu anki durum itibarıyla şunu söylüyorum ben: Bugünkü mevzuat, bugünkü imkânlar, bugünkü teşvikler, bugünkü işte devlet destekleri dikkate alındığında, benim çıkardığım sonuç şu: Bugün Türkiye’de yapılabilecek hidroelektrik santral projelerinin önemli bir kısmı hâlâ DSİ’nin üretim şirketiyle, devlet desteği alarak yapabileceği işler gibi görünüyor. Yani, bugün durum, işte Sayın Cumhurbaşkanının 1950’ye ilişkin anlattığından hukukî olarak çok farklı değil, fiilen de farklı değil. Yani, özel sektör ne fiilen, ne de hukuku altyapı olarak bu işin içerisine çok çekilememiştir. Hâlen bu işle büyük ölçüde Devlet Su İşlerinin liderliğine ihtiyaç vardır. Bunu, belki Enerji Piyasası Kurulu, alacağı bazı önlemleri değiştirebilir. Bunu göreceğiz. Ama, ilk duyumlarımız, ilk yönetmeliklere bakıldığında, yenilebilir kaynaklara genelde hiç dokunulmadığı görülüyor. Bu konunun ihmal edilmeye başlanıldığı izlenimini ben edinmiş durumdayım. Umarım yanılıyorumdur.

 

Şimdi, Avrupa’da neler oluyor konusunu biraz anlatmak istemiştim, çok kısa geçeceğim. Büyük ölçüde, ben konuşmamı daha önce bir miktar azalttım, sayfaları, büyük ölçüde olan sayfalarda ne olduğu yazılıyor. Onu okuyabildiğinizi umuyorum.

 

Bu, Avrupa’ya baktığınız zaman, ben bireysel olarak ülke bazında ve Avrupa Topluluğu bazında baktığım zaman, stajyer bir arkadaşımın çok değerli katkılarıyla bir miktar bilgi toparladık. Şimdi şöyle bir durum ortaya çıkıyor: Adamlar hem ülke bazında, hem de Avrupa Topluluğu genel olarak bu konuya çok büyük önem addetmiş eski tarihlerden beri.

 

Yenilenebilir kaynak özellikle hidroelektrik kaynak olarak Avrupa Birliği’nin genelinin imkanlarının çok kısıtlı olmasına rağmen, yani çok az ülke var biliyorsunuz Avrupa’da bu konularda şanslı olan ülke, Avusturya falan gibi, şimdi İngiltere’de, örnek verilirse, işte belli ölçülerde yenilenebilir kaynak kullanma zorunluluğu getirmiş üreticilere, tedarikçilere. Bunu yapmadıkları takdirde birtakım müeyyideler getirmiş. İşte bu tür enerji üreticilerinden bir rüsum benzeri bir para alınıp, lisans ücretleri üzerinden fonlar oluşturulmuş. Finansman desteği veriliyor. Yani, bu işlerin özel bir desteğe ihtiyaç gösterdiği dünyanın her yerinde kabul edilmiş.

 

Şimdi, Almanya’da durum farklı değil. Orada da aşağı yukarı aynı şey var. Orada, birazcık daha böyle yorum yapılmış Almanya özelinde. Almanya’nın biliyorsunuz çok fosil bazlı bir üretimi olduğu için belki orada biraz daha fazla önem görmüş bu konu. Rekabet gücünü artırmak, yani iki şey amaçlamış adamlar; yatırımın yapılmasını sağlamak, yenilenebilir kaynaklar üzerine kurulu bir biçimde ve bu yapılan projenin de, santralın da daha sonra rekabet kabiliyetini geliştirmek için önlemler almış. İşte asgarî fiyatlar belirlenmiş.

 

İtalya’da durum yine benzeri bir şekilde. 

 

Avrupa’nın birçok ülkesinde olduğu gibi onlarda da öncelikle elektrik üreticilerine belirli miktarlarda enerjiyi yenilenebilir kaynaklardan üretme zorunluluğu getirilmiş.

 

Şimdi, Avrupa Birliği’ne bakıyoruz. Avrupa Birliği’yle ilgili çok fazla bir şey söylemeyeceğim; çünkü Avrupa Birliği bizim çok odak noktamızda olduğu için, bu gün sabah da ifade edildi, Avrupa Birliği bu konuda bir program yapmış. Bunu uygulamaya koymuş. Henüz genel bir uygulama, yasal bir zorunluluk olarak tam anlamıyla belki uygulamaya koymamış, ama bunu çok dikkatle takip ediyor ve 2005 sanıyorum, tam hatırlayamıyorum, yanılabilirim, kesin uygulamaya geçilecek tarih olarak da 2005’i belirlemiş. Yani, 2005’te birtakım özel yöntemler uygulamaya başlayacak.

 

“Kyoto” protokolüne bakıyorsunuz, protokolün içerisinde, katılımcı devletlerin hemen tamamı bu konularda taahhütlerde bulunmuştur. Avrupa Birliği bunu doğrudan uygulamaya almış; Türkiye taraf değil. Olacağını umuyoruz.

 

Şimdi, benim konuşmamın son kısmı burası.

 

Sonuç: Dediğim gibi, çok fazla hukukî sorun olmadığı için, yani genel bir enerji politikası sorunu var bence enerji, hidroelektrik kaynaklar söz konusu olduğunda. Sonuç da, bu kadar düşündükten sonra benim aklıma dört-beş tane mevzu geldi böyle sonuç olarak takdim edilebilecek nitelikte: Bunlardan bir tanesi, bakıyorsunuz, bizim hedeflediğimiz, rüyalarımızda gördüğümüz Avrupa Birliği, yenilenebilir kaynaklara verilen teşviklerin rekabeti bozucu bir unsur olarak değerlendirmiyorum. Bunu kanunlarına yazmış adamlar. Tam tersine rekabeti sağlayıcı bir unsur olarak değerlendiriyor. Çünkü, tek başına bırakırsanız, bu kaynaklara yatırım yapmıyor kimse ve kaynak çeşitliliği sağlanamıyor. Diğer kaynaklar, başlangıçta kuruluş yatırımları çok düşük, ama sonra işletme yatırımları yüksek olduğu için, enerji fiyatlarının da yükselmesine neden oluyorlar, eğer bir ülkede ağırlıkla fosil bazlı enerji üretilirse. Şimdi bunu görmüş ve bunu tespit etmiş. Bunu bir yasa hükmüne benzer bir şekilde yayınlamış.

 

İkinci konu, bunu söylemeye lüzum yok; herkes burada söyledi. Bizim zaten ihtiyacımız var. Yani, millî nedenlerle, stratejik nedenlerle, ekonomik nedenlerle zaten ihtiyacımız var bu kaynakları kullanmaya.

 

Üçüncü konu, benim başta sorun yok dediğimi bağladığım nokta. Diyorum ki, bizde olan şey, eksik olan şey şu: Özel yasal düzenlemeye ihtiyaç var, özel teşviklere ihtiyaç var bu alan için. Bunlar yok bizde. Ve bunların yapılması konusunda bir, Sayın Cumhurbaşkanıyla o noktada müşterek bir kelime kullanacağım, ben çok bir iştah görmedim şu ana kadar, yani bu tür yöntemlerin uygulanması açısından. Ama, yenilenebilir kaynaklarımız var. Bu konularda çok spekülatif yorumlar yapılıyor. Ama, benim anlayabildiğim kadarıyla, elimizde hâlen atıl durumda olan ciddî miktarda bir kapasite var. Ve bazıları, bir ay önce bir başka konferansta bu gün verilen rakamların bile, bugünün teknolojik imkanlarıyla yeniden değerlendirilmemiş olduğu için, aslında var olan kapasitenin resmî rakamlara yansıyandan da fazla olduğu iddia edildi. Bunu birisi bilimsel olarak da ortaya koydu.

 

Şimdi, demek ki, kaynağımız var.

 

Son sözüm şu: Sorunumuz uygulamaya ilişkin bile değil. Yani, henüz yanlış bile yapmamışız bu alanda. Devlet Su İşleri birtakım doğrular yapmış; yanlış bile yapmamışız. Yani, yanlış yapmış olsak, yanlışı konuşurduk, bizi bir yere götürürdü. Çok başındayız demek ki.

 

Umarım çok olumsuz bir görüntü sergilemedim.

 

Hepinize tekrar çok teşekkür ediyorum.

 

OTURUM BAŞKANI- Mesut Beye yaptığı konuşma için çok teşekkür ediyoruz.

 

Şimdi, Türkiye’nin hidroelektrik potansiyelinin “EİE”nin rolü açısından değerlendirmesi konusundaki bildirisini sunmak üzere Sayın Yıldırım Varlık’ı davet ediyorum.

 

YILDIRIM VARLIK- Sayın Başkan, değerli katılımcılar; hepinize saygılar sunuyorum.

 

Ülkemizin hidroelektrik enerji potansiyelinin değerlendirilmesinde EİE’nin rolü adlı bildirimizi sizlere üç bölümde sunmaya çalışacağız.

 

Öncelikle EİE’yi kısa olarak tanıttıktan sonra, hidroelektrik potansiyelimiz hakkında özet bir bilgi sunup, daha sonra da hidroelektrik potansiyelimizin geliştirilmesinde EİE’nin rolünden bahsedeceğiz.

 

Elektrik İşleri Etüt İdaresi Genel Müdürlüğü ya da kısa adıyla EİE, ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün direktifleriyle 1935 yılında 2919 Sayılı Yasa ile kurulmuştur. EİE, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığına bağlı bir kamu Kuruluşudur.

 

Elektrik İşleri Etüt İdaresi Genel Müdürlüğü, Genel Müdür...

 

...Jeoloji ve Sondaj Dairesi, Hidrolik Etütler Dairesi ve Enerji Kaynakları Etüt Dairesi başkanlıklarından oluşmaktadır.

 

İlk üç daire başkanlığı baraj ve hidroelektrik santrallerin mühendislik hizmetleri çalışmalarıyla ilgilidir.

 

Enerji Kaynakları Etüt Dairesi ise, enerjinin rasyonel kullanımı, yeni ve yenilenebilir enerji kaynaklarıyla ilgili çalışmaları yürütmektedir.

 

EİE’nin toplam 930 personeli bulunmaktadır. Çalışanlardan yaklaşık 1/4’i teknik hizmetler sınıfına aittir. EİE’nin 2002 yılı bütçesi 19 trilyon 400 milyar liradır. Bütçenin 16.5 trilyonluk yüzde 85’lik kısmını personel gideri, 2.9 trilyonluk yüzde 15’lik kısmını ise yatırım bütçesi oluşturmaktadır.

 

EİE’nin görev ve yetkilerini şu şekilde özetlemek mümkün: Hidrolojik etütler, jeoteknik araştırmalar, proje mühendislik hizmetleri, enerjinin rasyonel kullanımı, yeni ve yenilenebilir enerji kaynaklarının araştırılması, yap-işlet-devret ve otoprodüktör projelerinin mühendislik hizmetleri.

 

Değerli katılımcılar, buradan da görüleceği üzere, EİE’nin yapmış olduğu çalışmalar bütünüyle hep mühendislik hizmetleri bazındadır.

 

Evet, şu ana kadar sizlere kısaca EİE’yi tanıtmaya çalıştık.

 

Hidroelektrik potansiyelimiz hakkında da sizlere biraz özet bilgi sunmak istiyorum.Aslında bugüne kadar yapılan birçok toplantılarda hidroelektrik potansiyelimiz hep dile getirildi. Son olarak da Sayın Hikmet Özgöbek bizlere çok değerli bilgiler verdiler. Ancak, ben de vaktinizi çok fazla almadan, konu bütünlüğü açısından birçok hususa değinmek istiyorum.

 

Hidroelektrik potansiyel tanımı içerisinde üç kavram önem taşımaktadır: Bunlar, brüt potansiyel, teknik potansiyel ve ekonomik potansiyeldir.

 

Brüt potansiyel: Bir akarsu havzasının hidroelektrik enerji üretiminin teorik üst sınırını göstermektedir. Mevcut düşü ve ortalama debinin oluşturduğu potansiyeli ifade etmektedir. Topografya ve hidrolojinin bir fonksiyonu olup, ülkemizin brüt hidroelektrik potansiyeli 433 milyar kilovat/saat mertebesindedir.

 

Teknik hidroelektrik potansiyel: Uygulanan teknolojiye bağlı olarak bir akarsu havzasında teknik açıdan gerçekleştirilebilecek hidroelektrik enerji üretiminin üst sınırını göstermektedir. Brüt potansiyelin bir fonksiyonu olup, genellikle onun yüzdesi olarak ifade edilmektedir. Ülkemizin teknik hidroelektrik potansiyeli 216 milyar kilovat/saat civarındadır.

 

Ekonomik hidroelektrik potansiyel ise: Bir akarsu havzasının hidroelektrik enerji üretiminin ekonomik optimizasyonunun sınır değerini göstermektedir. Gerek teknik açıdan geliştirilmesi mümkün, gerekse ekonomik yönden tutarlı olan tüm hidroelektrik projelerin toplam üretimidir. Bir başka deyişle, beklenen faydaları masraflarından fazla olan su kuvveti projelerinin hidroelektrik enerji üretimini göstermektedir. Ülkemizin ekonomik hidroelektrik potansiyeli bugün için, bugünkü kriterlerle yaklaşık 125 milyar kilovat/saat olarak hesaplanmıştır. Ekonomik hidroelektrik potansiyelimiz yıldan yıla ufak farklılıklar göstermekle birlikte, bugün için 125 milyar kilovat/saat olduğunu söyleyebiliriz.

 

Her yıl yeni enerji imkanlarının yaratılmasıyla bu potansiyele ilaveler olabilmektedir. Ancak, projeler geliştirilirken, özellikle fizibilite aşamasında da elimine edilen ve terk edilen projelere de rastlanılmaktadır.

 

Bütün bu olumlu ve olumsuz gelişmelerin ışığı altında bugünkü ekonomik kriterlerle ekonomik hidroelektrik potansiyelimizin 125 milyar kilovat/saat olduğunu söylemek mümkün.

 

Bu slaytta, son 15 yıldaki ekonomik hidroelektrik potansiyelimizin değişimi görülmektedir. Görüleceği üzere 120 ilâ 125 milyar kilovat/saat arasında değişim göstermiştir.

 

2002 yılı itibarıyla hesaplanan ekonomik hidroelektrik potansiyelimiz 125 milyar 828 milyon kilovat/saattir. Bu potansiyel, işletme, inşa, kesin proje, planlama, master plan, ön inceleme ve ilk etüt aşamasında olmak üzere toplam 551 adet hidroelektrik santralin yıllık ortalama enerji üretim kapasitesini ifade etmektedir.

 

Bu slaytta, Türkiye’deki hidroelektrik enerji potansiyelinin proje durumlarına ve enerjilerine göre dağılımını görüyoruz. Yaklaşık 125 milyar kilovat/saatlik ekonomik hidroelektrik potansiyelimizin yüzde 35’lik kısmı işletmededir. Yani, bir başka deyişle, bugün ekonomik hidroelektrik potansiyelimizin ancak 1/3’ini kullanmaktayız.

 

Enerji üretim değeri olarak yüzde 8’i inşa hâlinde, yüzde 10’unun kesin projesi hazır, yüzde 4’ünün kesin projesi yapılmakta, yüzde 17’nin planlaması hazır, yüzde 6’sının planlaması yapılmakta, yüzde 7’sinin master planı hazır, yüzde 12’sinin ön incelemesi hazır ve yüzde 1’inin ise ilk etüdü hazır durumdadır.

 

Şimdi, bu grafiği biraz daha özet hâle getirerek sizlere sunmaya çalışalım.

 

125 milyar 828 milyon kilovat/saatlik ekonomik hidroelektrik potansiyelimizin yaklaşık 44 milyar kilovat/saat enerji üretim kapasitesine sahip yüzde 35’lik kısmının işletmede olduğunu söylemiştik. 10 milyar kilovat/saat enerji üretim kapasitesine sahip yüzde 8’lik kısmı ise inşa halindedir. Geri kalan yaklaşık 72 milyar kilovat/saat enerji üretim kapasitesine sahip yüzde 57’lik kısım ise proje seviyesinde olup, geliştirilmesi gerekmektedir.

 

Buraya kadar hidroelektrik potansiyelimiz hakkında sizlere özet bilgiler sunmaya çalıştık. Şimdi bu potansiyelimizin geliştirilmesinde EİE’nin rolü nedirProje seviyesinde olan ekonomik hidroelektrik potansiyelimizin yaklaşık 72 milyar kilovat/saat civarında olduğunu söylemiştik. Bu potansiyelin yaklaşık 33 milyar kilovat/saat enerji üretim kapasitesine sahip, yüzde 46’lık kısmı EİE tarafından projelendirilmiştir. Geri kalan yüzde 54’lük kısım ise diğer kuruluşlara aittir.; ona bakalım.

 

Bu slaytta, EİE tarafından mühendislik hizmetleri yürütülen HES’lerin proje seviyelerine göre durumları görülmektedir. Kesin proje, fizibilite, master plan, ön inceleme ve ilk etüt aşamasında olmak üzere EİE tarafından projelendirilen 97 adet hidroelektrik santralden 9583 megavat kurulu güçle yılda ortalama yaklaşık 33 milyar kilovat/saat enerji üretimi planlanmıştır.

 

Değerli katılımcılar, bu üretim kapasitesi, bugün işletmede bulunan tüm hidroelektrik santrallerin yıllık ortalama enerji üretim değerinin 3/4’ünü eşdeğer bir potansiyeli ifade etmektedir.

 

Bu grafikte de, proje seviyesindeki HES’lerin ortalama enerjilerine ve kuruluşlara göre dağılımı görülmektedir.

 

Enerji üretim değeri olarak bugün kesin projesi hazır bulunan tüm hidroelektrik santrallerin yüzde 86’sı EİE tarafından projelendirilmiştir. Planlamaların yüzde 29’u, master planların yüzde 70’i, ön incelemelerin yüzde 62’si ve ilk etütlerin ise yüzde 51’i EİE tarafından projelendirilmiştir.

 

Maviler EİE’yi, yeşiller ise diğer kuruluşları göstermektedir.

 

Bu slaytta, mühendislik hizmetleri çalışmalarında EİE tarafından yapılan ve hâlen inşa edilmekte olan hidroelektrik santralleri görüyoruz.

 

Bugün inşa hâlinde olan Kızılırmak nehri üzerindeki Yamula barajı ile Fırat nehrinin Peru suyu üstünde yer alan Kığı baraj ve hidroelektrik santrallerin fizibilite çalışmaları ile Çoruh nehri üzerinde yer alan Deriner, Borçka ve Muratlı baraj ve hidroelektrik santrallerinin master plan, fizibilite ve kesin proje çalışmaları EİE tarafından yapılmıştır. EİE tarafından projelendirilen bu beş santralin enerji üretim kapasitesi yaklaşık 4.5 milyar kilovat/saat civarındadır.

 

Bugün inşa hâlinde bulunan tüm hidroelektrik santrallerin üreteceği enerjinin yaklaşık yüzde 45’i EİE tarafından projelendirilen bu beş hidroelektrik santralden temin edilecektir.

 

Ayrıca, bugün işletmede bulunan birçok baraj ve hidroelektrik santral ile nehir tipi santralin da mühendislik hizmetleri çalışmalarına EİE’nin çeşitli aşamalarda katkısı olmuştur. 

 

Bu slaytta, mühendislik hizmetlerinde EİE’nin katkısı bulunan ve hâlen işletilen baraj ve hidroelektrik santraller görülmektedir. Toplam 23 adet baraj ve hidroelektrik santralin enerji üretim kapasitesi 36 milyar kilovat/saat civarındadır.

 

Bu slaytta da, mühendislik hizmetlerinde EİE’nin katkısı olan ve hâlen işletilen nehir tipi hidroelektrik santraller görülmekte. Toplam 20 adet nehir tipi santralin de enerji üretim kapasitesi yaklaşık 1.5 milyar kilovat/saat civarındadır.

 

Evet, şu ana kadar sizlere EİE’nin gerek proje, gerekse inşaat ve işletme aşamalarında mühendislik hizmetleri çalışmalarına yapmış olduğu katkıları sunmaya çalıştım.

 

Peki, EİE günümüzde ne yapıyor? Günümüzde EİE tarafından dört nehir havzasında toplam enerji üretim kapasitesi 2.3 milyar kilovat/saat olan 15 baraj ve hidroelektrik santral projesi üzerinde fizibilite ve master plan düzeyinde mühendislik hizmetleri çalışmaları yürütülmektedir.

 

EİE tarafından bugüne kadar yapılan mühendislik hizmetleri çalışmaları daha çok büyük akarsular üzerinde ve büyük ölçekli hidroelektrik santral projeleri üzerinde yoğunlaşmıştır. Bunların yanı sıra, EİE tarafından akarsularımızın bugüne kadar incelenemeyen kısımlarının araştırılarak, enerji üretimi bakamından değerlendirilmesi ve ekonomik hidroelektrik potansiyelimizin daha da artırılmasına yönelik olarak özellikle küçük akarsular üzerinde de hidroelektrik potansiyel belirleme çalışmaları yürütülmektedir. Bu kapsamda Batı Karadeniz, Meriç ve Marmara havzalarındaki çalışmalar tamamlanmış, Doğu Karadeniz, Susurluk, Gediz ve Ege sularındaki çalışmalara ise devam edilmektedir. İlave HES potansiyel belirleme çalışmalarında Küçük Menderes, Büyük Menderes, Batı Akdeniz, Orta Akdeniz ve Burdur gölündeki havzalara da yeni başlanılmıştır.

   

EİE tarafından yaklaşık iki yıl önce başlatılmış bulunan bu ilave HES potansiyel belirleme çalışmalarının önümüzdeki dört yıl içerisinde toplam 26 ana akarsu havzamızı da kapsayacak şekilde tamamlanması hedeflenmiş bulunmaktadır.

 

EİE baraj ve hidroelektrik santralleri mühendislik hizmetleri çalışmalarının yanı sıra yap-işlet-devret modeline göre tesis edilen hidroelektrik santraller konusunda da Bakanlığımıza teknik danışmanlık görevini yürütmektedir.

 

Bu slaytta, YİD modeli kapsamında yürütülen ve teknik denetim faaliyetleri hâlen EİE tarafından sürdürülmekte olan baraj ve nehir tipi santraller yer almakta.

 

İnşaat ve işletme denetimi yapılan bu 14 baraj ve hidroelektrik santralin toplam üretim kapasitesi 3.7 milyar kilovat/saat civarındadır.

 

Evet, bu slaytta da, EİE tarafından ileriki yıllarda yapılabilecek baraj ve hidroelektrik santral, mühendislik hizmetleri çalışmaları görülmektedir.

 

Kesin projesi yapılabilecek toplam 11 adet ve fizibilitesi yapılabilecek toplam 39 adet olmak üzere EİE’nin proje repertuarında mühendislik hizmetleri geliştirilebilecek toplam 50 adet baraj ve hidroelektrik santral projesi yer almaktadır. Bunların enerji üretim kapasitesi ise yaklaşık 11 milyar kilovat/saat civarındadır. 

 

Evet, değerli katılımcılar, sonuç olarak, bugün ekonomik hidroelektrik potansiyelimizin enerji üretim değeri olarak yüzde 35’inin işletmede ve yüzde 8’inin ise inşa hâlinde olduğunu söylemiştik.

 

Kesin proje düzeyindeki yüzde 14’lük kısmı da ilave edecek olursak, ekonomik hidroelektrik potansiyelimizin yaklaşık yüzde 57’lik kısmı bir şekilde değerlendirilmiş bulunmaktadır. Daha geride geliştirilmesi gereken enerji üretim değeri bakımından yüzde 43’lük bir potansiyel bulunmaktadır. EİE, işte bu yüzde 43’lük potansiyelin geliştirilmesi ve ayrıca ekonomik hidroelektrik potansiyelimizin daha da artırılması maksadıyla yeni enerji imkanlarının yaratılmasına yönelik mühendislik hizmetleri çalışmalarını kısıtlı bütçe ve personel imkanlarına rağmen en ekonomik ve verimli bir şekilde yürütmenin çabası içindedir.

 

Sayın Başkan, değerli katılımcılar, son söz olarak şunu arz etmek istiyorum: Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün direktifleriyle kurulan ve 65 yılı aşkın süredir hidroelektrik konusunda önemli çalışmalar yapan Elektrik İşleri Etüt İdaresinin varlığının tartışıldığı günümüzde bu bildiri ümit ederim zihinlerde bir soru işareti yaratır.

 

Sabrınız için hepinize teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum.

 

OTURUM BAŞKANI- Yıldırım Beye konuşması için teşekkür ederiz.

 

Sayın konuklar, bir konuşmacımız kaldı, birazcık daha sabrınıza sığınıyorum.

 

Teoman Bey, Derneğimizin Genel Sekreteri Sayın Teoman Süer, Yeni piyasa koşullarında tercihler ve teşvikler konusunda görüşlerini aktaracak.

 

Teoman Beyin konuşmasından sonra, öğle yemeği için bu binada bulunan yemekhanede hep beraber yemek yiyeceğiz. Bu kaydolduğunuz yerin karşısındaki kapıdan herhangi bir kayda falan gerek olmaksızın doğrudan yemekhaneye çıkmak mümkündür.

 

Buyurun Teoman Bey...

 

TEOMAN SÜER (HESİAD Genel Sekreteri)- Teşekkürler.

 

Değerli misafirler, hepiniz hoş geldiniz.

 

Ben fazla vaktinizi almayacağım üç sebepten: Birincisi, biraz önce dışarıda Enerji Bakanlığının yetkilileriyle sohbet ederken söyledim, eskinin kritiğine ve eleştirisine veyahut değerlendirmesine girmeyeceğim. Aksi takdirde, oraya girseydim, muhtemelen bu gün akşama kadar başka kimseye sıra gelmezdi.

 

İkincisi, konuşmamın adresi, ana adresi sayılabilecek mercilerden, makamlardan maalesef kimse yok ve tanıdığım sima, salona baktığım zaman hep tanıdık simalar görüyorum. Onlar da görüşlerimin çoğunu zaten biliyorlar. Onun için, tekrar olmuş olacak.

 

Üçüncüsü de, “Audiyans”ın zaten yarısından çoğunu kaybettik; geriye kalanını da ben açlıktan telef etmek istemiyorum. Onun için kısa keseceğim.

 

Şimdi, yeni şey üzerinde duracağım dedim. Çünkü, Türkiye geçen sene tarihi itibarıyla bir yasa çıkarttı ve bu yasayı çıkartmakla artık yeni bir düzene geçmiş olduk. Bunun hepimiz artık farkında olmamız lâzım.

 

Türkiye’nin, geçmişte yaptığımız temel hatalardan biri, çeşitli sistemler, çeşitli modeller arasında hep sıkışık kalmaktır. 3 Mart 2001 tarihi itibarıyla eski modele nokta koyduk, yeni bir modele başlamış olduk. Artık geriye dönüş olmamalı. Bundan sonra hep yeni modelin içerisinde nasıl yürüyeceğiz; ona bakmalıyız diye düşünüyorum.

 

Burada, yeni elektrik piyasası neyi söylüyor? Elektriğin yeterli, kaliteli, sürekli düşük maliyette ve çevreyle uyumlu bir şekilde tüketicilerin kullanımına sunulması için rekabet ortamında, özel hukuk hükümlerine göre faaliyet gösterebilecek malî açıdan güçlü, istikrarlı ve şeffaf bir elektrik enerjisi piyasasının oluşturulması.

 

Şimdi, bu şeyin içerisinde, bu hedefe ulaşılması içerisinde yasanın tarif ettiği temel araç serbest rekabet. Bu nokta hepimiz için, yani aklımızda olmalı. Zaman zaman bunu kaybediyoruz.

 

Birincisi, serbest rekabet, bu ulaşılmak istenen hedef için bir araçtır, ana araçtır, tek başına hedef değildir.

 

İkincisi de, bu şeyin, yeni piyasa koşulunun temel niteliklerinden biridir.

 

Serbest piyasa deyince neyi anlıyoruz? Hepimiz bunu biliyoruz. İşte birçok oyuncu bu piyasa içerisinde yer almış olacak ve bu rekabet ortamı içerisinde inşallah, öyle umut ediliyor ki, ekonomik olarak en uygun olan şey ortaya çıkmış olacak.

 

Peki, serbest piyasa ortamı içerisinde tercihler uygulanabilir mi, yani belli bir şeylere öncelik tanınabilir mi? Biraz önce Sayın Mesut Çakmak da sunuşunda belirtti; bütün dünyada bunun aksine bir görüş yok. Belli objektif kriterlere bağlı olmak üzere belli tercihler kullanmak mümkün. “Teşvik” kelimesinden kaçınıyorum. Teşvik çünkü, birtakım parasal yardımlar anlamında algılanıyor dilimizde. Burada esas itibarıyla bir tercih kullanıyoruz, öncelik kullanıyoruz. Bu kullanacağımız öncelikler nedir? Bu da yasada belirtilmiş. Elektrik enerjisi üretiminde çevresel etkilen nedeniyle yenilenebilir enerji kaynaklarının ve yerli enerji kaynaklarının kullanımı özendirilmek amacıyla gerekli tedbirleri almak ve bu konuda teşvik uygulamaları vesaire diye gidiyor.

 

Burada neye öncelik vermek istiyoruz, neyi kararlaştırmışız öncelik vermeye? Yenilenebilir ve yerli enerji kaynaklarına.

 

Şimdi nedir burada kullanacağımız ölçütler? Bir, yenilenebilir olma; iki, doğal ve sosyal çevre, en az zararlı etki yapma, sıfır etki diye bir şey söz konusu değil; üçüncüsü de, yerli kaynak olması. 

 

Bu şeyde, dolayısıyla hangi projeleri veyahut hangi tip enerji üretim projelerine öncelik veyahut teşvik sağlayacağız? Birincisi, demin saydığımız teşvik ölçütlerini sağlamış olmaları gerekiyor; ikincisi, tabii ki şu tartışılabilir: Bu ölçütleri sağlayan her şeyi teşvik etmemiz gerekir mi? Bu serbest piyasa ekonomisinde her tercih edilen şeyi belli bir şekilde teşvik etmek gerekli midir? Sorunun cevabı muhtemelen hayır. Tartışılabilir. Bunun yanı sıra, bu teşvik etmek istediğimiz öğenin hakikaten bir teşvike ihtiyacı olması öğesini de göz önünde bulundurmak lâzım, hakikaten teşvike ihtiyaç var mıdır diye.

  

 

Şimdi, burada ben bir konuyu, özellikle üzerinde durmak istediğim konulardan bir tanesi, bu yenilenebilirlik nedir?

  

Biliyorsunuz, bu konuda da birtakım tartışmalar başladı. Dünyada çeşitli tanımlar var, özellikle hidroelektrik enerjiyle ilgili olarak söylüyorum. Burada bir 5 megavat, 10 megavat gibi falan sınırlar var. Bu böyle olmalı mıdır, hakikaten 5 megavat, 10 megavat gibi sınır mı konmalıdır veyahut başka bir şeyler mi bulunmalıdır? Bunun tartışılması lâzım. Sanıyorum şu anda bu tartışmada yanlış bir noktaya doğru gidiyoruz.

 

Şimdi, hepimiz şu konuda her hâlde müttefikiz ki, artık bundan sonra çevre ve sosyal etkisi olan hidroelektrik yatırımları yapmayacağız, yapmaktan sarfınazar edeceğiz. Ama, ana kriter buysa, doğal ve sosyal çevreyi tahrip etmeyen hidroelektrik santraller de yenilenebilir olma özelliğini, 5 megavat veya 10 megavat olma veyahut başka bir şeye göre kaybeder mi; tartışılması gereken bu.

 

Burada, nehir tipi santraller yenilenebilir sayılsın, baraj olanlar sayılmasın gibi birtakım görüşler var. İşte, demin dediğim gibi, 5 megavat, 10 megavat gibi sınırlar var.

Şimdi, bu tartışmaya temel teşkil olması için şurada bir, Türkiye’nin bundan sonra geriye kalan, demin söylediğimiz, bilmem kaç bin megavatlık hâlâ kurulu gücümüzün dağılımını şey yapacağım. Kusura bakmayın, benim rakam hafızam Sayın Cumhurbaşkanımız kadar kuvvetli değil. O bilgisayar hafızası gibi, 1926’daki elektrik üretim değerlerini ezberden söyleyebiliyor.

Türkiye’nin geriye kalan potansiyelinin -ve lütfen bunları da çok doğru rakamlar gibi kabul etmeyin, yanlış olabilir, ama esas itibarıyla bir resim vermektedir, şimdi baktığınız zaman- Türkiye’nin geriye kalan potansiyelinin yüzde 62, 60’ı, yarıdan fazlası 100 megavatın üstü projelerde. 100 ilâ 10 megavat arasında olan 35, yüzde 35’i gibi bir şey, 1/3’i deyiniz, Türkiye’nin 10 megavatın altındaki potansiyeli geriye kalan, yüzde 3 gibi bir şey. Bunun 5 megavatın altında olan da sadece yüzde 1.

 

Dolayısıyla, 5 megavatın altını veya 10 megavatın altını teşvik edeceğiz lâfı sadece lâftır. Esasında Türkiye’nin hidrolik potansiyelinin geliştirilmesi için hiçbir şeyi teşvik etmiş olmuyorsunuz. Dolayısıyla, bu konuyu kamuoyunun tartışmasına açmamız lâzım.

 

Bizim inancımız şu ki: Burada da işte değerler var, 25 bin megavatmış, demin dediğim, ifade ettiğim gibi, rakamların tam noktasına, virgülüne kadar doğru olduğu iddiasında değilim; ama ana resmi göstermek bakımından yeterli olduğunu düşünüyorum.

 

Hidroelektriği niye teşvik edelim? Demin dediğimiz gibi, yani mutlaka teşvike ihtiyacı var mı? Zaten, kendi kendine rekabetçi olabilecek bir pazarda, o zaman teşvik etmek gerekir mi? Demin ifade ettiğim gibi, bu sorunun cevabı muhtemelen hayır? O zaman, niye teşvik etmek gerekiyor’u tartışmamız lâzım. Yani, hidroelektriği teşvik etmediğimiz takdirde, pazar içerisinde hidroelektrik tesisler, piyasa koşulları içerisinde kurulmaz yargısına varıyorsak, o zaman teşvik etmemiz gerekiyor. Sebepleri ne? Hepimiz biliyoruz burada; hidroelektrik tesislerin yatırım süresi çok uzun ve bir sürü riskler var. Zaten bu nedenle, işte deminden beri burada tartışıyoruz, 16 yılda, işte herkes, birtakım kişilerin çok ballı börekli şartlar sağlıyor dediği yap-işlet-devret koşulları altında bile üç-beş tane hidrolik tesisin üstünde bir şey gerçekleştiremedik. Buraya, yani bu sebeplerden dolayı yabancı sermaye gelmedi, kredi gelmedi.

 

Finansmanı çok zor. Finansmanının zor olmasının sebebi, Türkiye’de sermaye yok, Türkiye’de uzun vadeli banka kredileri de yok. Bunun için, bu tesisleri yapabilmek için gerekli para, dışarıdan ya yatırım, sermaye olarak gelmesi lâzım, ya kredi olarak gelmesi lâzım. Bunlar da kredi olarak gelirken, ülke riskinden dolayı özellikle ve uzun vadeli krediler olmak mecburiyetinden dolayı Türkiye’ye çok nazlı geliyor. Nazlı gelirken de, bu ticarî krediler biraz pahalı oluyor. Bu da, hidroelektrik santrallerin yatırım maliyetini, toplam yatırım maliyetini veyahut üretim maliyetlerini yükselten bir unsur oluyor şeylere nazaran, yani kıyas ettiğimiz zaman, diğer alternatif projelere nazaran.

 

Üçüncü bir sebep de, hidroelektrik tesislerin, hepimiz yine burada biliyoruz, ön hazırlık faaliyetleri çok uzun ve onlarla izin almanız lâzım. Bu izinleri almak, onayları çıkartmak hakikaten kahredici bir süreç. Bunun için de birtakım şeylerde caydırıcı bir etkisi oluyor yatırımcılar üzerinde; Türkiye’de hidroelektrik yatırımı yapmak istemiyorlar.

 

Demin söylediğim örnek olarak da şey yapıyorum, “Kojenerasyon” da muhtemelen yeni pazar koşullarına teşvik, yani tercih edilebilecek bir şey, enerji türü olması lâzım, o da, çevre etkilerini azalttığı, enerji ekonomisi sağladığı vesaire için. Ama, Kojenerasyon muhtemelen, kendisi rekabetçi bir şansa sahip olduğu için özel teşvikle ayakta durmasına gerek yok; kendi ekonomisi ile pazarda rekabet edebilir. Dolayısıyla, Kojenerasyon için özel teşvikler öngörülmesi gerekir mi konusu tartışılması gerekir diyorum, en azından bundan sonra.

 

Sağlanacak teşvikler neler olabilir yeni pazar koşullarında?

 

Birincisi, burada üzerinde durmak istediğim, en azından koşulları eşitlemek lâzım. Koşulları eşitlemek için, idarî, bürokratik vesaire, izinler, lisanslar gibi bütün bu engelleri kaldırmak lâzım.

Liberal piyasa lafını gerçek anlamda anlamak lâzım. Liberal piyasa hakikaten insanların kolayca pazara girebildikleri, kolayca pazardan çıkarabildikleri bir ortam demek. Siz buna başka yerden sunî birtakım engeller koyuyorsanız, bir hidroelektrik santral yapımına teşebbüs eden girişimci üç yılını, beş yılını işte Ormandan vesaireden, Millî Emlaktan, Bayındırlık Bakanlığından izinler almaya harcıyorsa, o zaman bu pazarı gerçekten liberalize etmiş olmuyorsunuz.

 

Burada bence önümüzdeki dönemde en önemli konulardan biri, bu engellerin kaldırılması ve şeylerin hakikaten, hidroelektrik yatırımlarının yapılmasına kolaylık sağlanması.

 

Şimdi ikinci bir şey var burada. Bu, yeni bir taslak lisansı yönetmeliği çıktı; bu bağlamda onu da zikretmek istiyorum. Taslakta top DSİ’ye atılmış durumdadır yeni hidroelektrik tesisler yapmak üzere. Lisansı gidip DSİ’den alacaksınız. Çok basit olarak, bu şey içerisinde hiçbir hidroelektrik yatırımı gerçekleşmez. Çünkü, sorumluluk ortada kalmıştır. Lisansı vermesi gereken makam, lisansın verilmesini üçüncü bir şahsa havale etmiş görünüyor. Bu düzelmediği takdirde ben ümitli değilim hiçbir şey olacağından.

 

Burada yapılabilecek, verilebilecek diğer teşviklerden biri, önemli bir husus, yani bundan sonraki pazarda özel sektör ağırlıklı bir pazar oluşacağını ümit ediyor ve düşünüyoruz, daha doğrusu, aslında 4628 midir yasanın numarası? Onunla birlikte bunu hep birlikte kararlaştırmış sayılıyoruz. Biraz sonra o noktaya da birazcık kısaca değineceğim.

 

Bu özel sektör yatırımlarının olabilmesi için hidroelektrik projelerinin ihtiyacı olan araziler nasıl sağlanacak konusu çok önemli.

 

Eğer bunlara bir kamulaştırma imkânı getirilmezse, bu projelerin de yürütülme imkânı olmayacağını düşünüyorum. Çünkü, bunları Millî Emlaktan, Ormandan, Millî Parktan, DSİ’den vesaire, vesaire tahsisleri yine herkesi caydıracak bir şey hâline gelir.

 

Eğer teşvikler, hepimizin bildiği, bu gün sabahleyin de zikredildi, ben bunun üzerinde çok durmak istemiyorum ve şu anda da zaten tartışılan yeşil sertifikaları konusu var. İşte herkese belli bir miktarda yeşil enerji alma zorunluluğu getirerek, bunların karşılığı birtakım sertifikalar, ticaret yapılabilen sertifikalar verilmesi ve bu zorunluluklarını yerine getiremeyen üreticilerin veya dağıtıcıların veya satıcıların, bunların karşısında bir ceza ödemesi gibi bir sistemden yenilenebilir kaynakların teşviki düşünülüyor.

 

Burada tartışılması gereken, üzerinde durmamız gereken, bu şekilde tahsil edilen cezalar nereye dönmelidir? Bir, genel sisteme dönebilir; iki, yenilebilir kaynaklara dönebilir.

 

Yenilenebilir kaynaklara dönerse de, buna karar verirsek de, bunun ne şekilde yapılacağına karar vermemiz lâzım; yani, hangi projelere ve hangi yolla bu kaynak döndürülecektir konu.

 

Şimdi, ben burada özel olarak yine üzerinde durmak istediğim bir ek konu var; bunu burada tartışmaya açmak istiyorum.

Bütün dünyada tartışılıyor; yeni piyasanın işleyebilmesi için kapasite ödemeleri yapılmalı mıdır, yapılmamalı mıdır veyahut gerekir mi, gerekmez mi konusu.

 

Dünyadaki tartışmanın ana menşei belki farklı. Ben bunu, Türkiye’de hidroelektrik enerjinin teşviki bağlamında ele almak istiyorum, kapasite ödemelerini.

 

Burada bir kısaca şeye geçeyim, bu pazarın işleyişine ilişkin konulara geçmeden önce, şimdi, mevcut durumda bir tüm santraller, hidroelektrik santraller Türkiye Elektrik Üretim Anonim Şirketine kalacağı anlaşılıyor ve muhtemelen bunun da uzunca bir süre devam ettirilme arzusu olduğu görülüyor. Bu yazılı olarak bir yerlerde görülmüyor ama, çeşitli şeyleri okuduğunuz zaman böyle bir niyetin olduğunu görüyorsunuz.

 

Burada benim tahminim, Türkiye Elektrik Üretim Anonim Şirketinin pazarda bir pazar düzenleyicisi gibi bir rol alması beklentisi var. Yani, pazardaki fiyatların çok “Volatile” olması engellenecek. Dolayısıyla, büyük bir, özellikle de “Puant” saatlerde elektrik üretme imkanına sahip olan Türkiye Elektrik Üretim Anonim Şirketi, pazarda, işte o fiyat “Volatile”sinin önüne geçmek için o uygun zamanlarda müdahale ederek, işte uygun fiyatlarla elektrik satarak fiyatların başını alıp gitmesini engelleyecek diye bir düşünce olduğunu sanıyorum. Tahminim bu. Bunun bir yanlışı yok; belki doğru, üzerinde durulabilir. Ama, öbür taraftan, bunun getirebileceği dezavantajlar var, avantajları ve dezavantajları var böyle bir şeyin. Bunun avantajları: Birinci, hidroelektrik santrallerin özelleştirilmesinde zorluk var. İşte Fırat havzasında peş peşe altı tane santral var. Bunları kime vereceksiniz? Ayrı ayrı mı, toptan mı, nasıl işletecek? Birincisi, suyu nasıl işletecek, nasıl bırakacak falan konularında bir güçlükler var. Bunu yapmadığınız takdirde, bu güçlüklerden kaçınmış oluyorsunuz.

 

İkincisi, benim anladığım yine, tartışma olan, yükümlenilmiş maliyet diye bir deyim çıkarttık, bu işte şeydeki, yabancı basın literatüründeki “Standard  Cost” karşılığında kullanılıyoruz. Bu yükümlenilmiş maliyetlerin bir yerdeki, bir şekilde telâfi edilmesi gerekiyor. Ne yollar telâfi edileceği tartışma konusu. Bunun bir çaresi olarak, bunların hepsini bir havuza atarak, yani yükümlenilmiş maliyetlerinin olduğu konularla, tesislerle diyeyim, hidroelektrik santralleri aynı havuza atarak, dolayısıyla, bu yükümlenilmiş maliyetlerin hidroelektrik enerji, ucuz hidroelektrik enerji vasıtasıyla telâfi ettirilmesine çalışılacak gibi anlaşılıyor.

  

Üçüncüsü, demin dediğim gibi, piyasada manipülâsyon ve tekelci eylemlerin önlenmesi düşünülüyor.

 

Fakat, burada birtakım dezavantajlar var. Birincisi, bu piyasa koşullarının aşırı çarpıtılması da neden olabilir. Çünkü, yani hepimiz hep birlikte her hâlde ana pazarda belirleyici en büyük oyuncunun bir devlet kuruluşu olması durumunda bir huzursuzluk duyacağız. Bu pazar, yani hakikaten bu pazarda fiyat teşekkülü sunî olur mu, yoksa tabii olarak teşekkül edebilir mi? Burada sakıncalar ortaya çıkabilir diye düşünüyoruz. Bu, dolayısıyla yeni yatırımlar üzerinde caydırıcı bir etki yapabilir. Onun dışında da, pazarda çok fazla fiyatı düzenlemek için pazara müdahale ettiğiniz zaman, Merkez Bankasının döviz piyasalarında yaptığı gibi, kamu kaynaklarını israf etmiş olabilirsiniz büyük ölçüde.

 

Şimdi, bu demin şey yaparken kapasite ödemelerine geri dönmüş oluyorum bu noktada, elektriği satın alan neyin bedelini ödüyor? Elektrik enerjinin, aşikâr bir şekilde enerjinin iletilmesinin ve enerjinin kalitesinin, şeyde tanımlandığı gibi. Şimdi, elektriğin kalitesi nedir? İşte frekans, gerilim, müşteri hizmetleri ve fakat onlardan da belki önemli olarak ve belki göz ardı edilen bir nokta var ki, temin güvenirliliği. “Güvenilirlik” kelimesini “Reliability” karşılığı kullanıyorum. Türkçede bu kavramlar çok değişiyor.

 

Neden, bu konu neden önemli? Çünkü, satın aldığımız sadece bir elektrik, kilovat/saat değil, aynı zamanda o kilovat/saati belli bir güvenilirlikle satın almaktır.

 

Şimdi buradaki güçlük şu: Diğer bütün üç unsuru, deminki pazarda satılan unsurları ayrı ayrı alabilirsiniz; ikili sözleşmelerle satın alma imkanınız var. Fakat, temin güvenilirliği  tek başına gidip de bir üreticiden satın alma imkânı az olan bir şey. Çünkü, temin güvenilirliği sistemin tümüne ilişkin bir şey. Dolayısıyla, muhtemelen tüm tüketicilerin birlikte satın aldıkları bir şey. Birlikte satın aldıkları bir şey olduğu için de, bunun bedelinin herhangi bir şekilde tüketicilere ortak havuzdan bölüştürülmesi gerekiyor.

Burada bu, deminki tartışmalarla veyahut bundan sonraki tartışmalarla ilgili olarak, Türkiye’de bu enterkonnekte sistemde bir gün, bu 2000 senesi, 2001 senesinin rakamlarına maalesef ulaşamadık, ayrıca biliyorsunuz, ülkemizde bu rakamlar her nedense, bilgiler hâlâ çok gizli bilgiler, hâlâ herkes, bu piyasayı liberalize etmek istediğimizi ve liberal piyasanın birinci şartlarından bir tanesinin, bilgilerin herkes tarafından kolayca ve eşit olarak ulaşılabilmesi olduğunun farkında değil, her neyse, biz geçen senenin rakamlarıyla iktifa edelim, çok fazla bir şey değişmemişti. Bence biraz değişti ama, elimde olmadığı için gösteremeyeceğim.

 

Şurada gördüğünüz zaman, bu Puant/gün geçen 2000 yılında elektriği nasıl karşılamışız’ı gösteriyor. Burada gördüğünüz gibi Puant/saatlerde önemli bir hidrolik katkı var.

 

Bu da, minimum güçte hidrolik katkıyı gösteriyor. Bunların bir kısmı muhtemelen nehir tipi santrallerden gelen katkılar. Şöyle denebilir ki: Muhtemelen Puant/saatlerde barajlardan hidroelektrik katkı payı, yükün en düşük olduğu günde fazlaca olmamış.

 

Bu bir yaz gününde nasıl olduğunu gösteriyor.

Türkiye’nin, bakarsak, tertiplenmiş yük eğrisi dediğimiz, yani hangi güç ne kadar saat kullanılmış yılda eğrisi bu. İşte Puant gücümüz 2000 yılında, burada 19 bin megavatların biraz üzerinde teşekkül etmiş. Minimum yükümüz de 10 bin megavatlar mertebesinde görünüyor.

 

Şimdi, dolayısıyla, deminki şemada görülmüş olan 19 bin megavatı belli bir güvenilirlikle sağlamak için bir yatırımlar yapılması lâzım; kapasite ilavesi gerekiyor sisteme. Bu kapasite ilavesinin bedelini kim ödemeli? Zaten, yani kim ödemeli derken, işin, pazarın temelinde hangi mantık yatmalı veyahut eskiden hangi mantık yatıyordu serbest piyasa ekonomisine geçişten önce diye bakarsak, şimdi, burada kısaca, bunun tamamını okumayayım size, kısaca iki görüş var geçmişte: Bir tanesi, kapasite ilavesinden sadece Puant/saatte güç kullanan müşterilerin sorumluluğu olduğuna dair. Bu hatta, Amerika Birleşik Devletleri’nde, yani bu regülasyon ekonomisinin gururlarından sayılan kişilerin bile temsil ettiği bir görüş. Ama bunun karşısında yeni bir modern sistemler tasarlanırken, modern sistemlerin bir yük kayıp olasılığına, “Los of load probability” değerine göre tasarlandı. Dolayısıyla, bu sistem hedefine ulaşmak için, yani bu “Los of load probability”ye yük kayıp oranına Puant/saatte yük çekmeyen, Puant saatlerde de güç alan müşterilerin de sebebiyet verdiği, dolayısıyla, her saatin müşterisinin sistem yük kaybı olasılığına olan etkisinden dolayı bundan payını alması gerektiği, bu pay da, sınırlama olasılığına göre “...probability”ye göre olacak bir pay alması gerekir diye.

 

Demek istediğim şu kısaca...

 

OTURUM BAŞKANI- Sayın Süer, öğleden sonraki oturumları da düşünerek...

 

TEOMAN SÜER- Bitireceğim.

 

Şimdi, sonuç olarak, işin esasına göre bakarsanız da, zaten pazardaki herkes, yük kapasite ilavesine belli bir şekilde sebebiyet vermektedir, bundan dolayı da, bu kapasite ilavesine katkıda bulunması gerekir.

Burada işte, dolayısıyla bu şeyin bedelini kim ödeyecek? Bu, o saatteki tüm tüketiciler, sıcak-soğuk yedek ödemeleri yapılacak. İletim ve diğer yan hizmet bedelleriyle bu şeylerin yapılması gerekecek.

 

Şimdi, bu sistem neyi teşvik eder? Bunu niçin burada gündeme getiriyorum? Genelde tüm yeni yatırımları teşvik edecek bir şeydir kapasite ödemeleri. Aksi takdirde, marjinal maliyet üzerinden, enerji maliyeti üzerinden fiyatlanmış bir piyasada yeterince yeni yatırımlar için kaynak biriktirmesi yapılamayabilir endişesini taşıyoruz.

 

Özelde Puant güç tesisini, yani Puant güç tesis etmek isteyen yatırımcıları teşvik edecektir. Ve onun ötesinde de, böyle bir şeyin, yani kapasite ödemelerinin mevcut olduğu bir piyasanın barajı hidroelektrik ve Puant santrallerini teşvik edeceğini düşünüyorum. Bunun dışında da, bugüne kadar Türkiye’de pek yapmadığımız nehir tipi santrallerde de günlük, haftalık vesaire gibi, yani baraj olmamakla birlikte geçici sürede biriktirme yapabilecek tesisleri veya tesislerin o şekilde yapılmasını teşvik edeceğini düşünüyorum.

 

Hepinize enerji dolu günler dilerim.

 

OTURUM BAŞKANI- Sayın Süer’e yaptığı konuşma için teşekkür ederim.

 

Böylece Sempozyumumuzun Birinci Oturumu bitmiş oluyor.